<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4178061069866104981</id><updated>2011-11-27T16:20:40.691-08:00</updated><title type='text'>Fotoğraf paylaşıldıkça güzelleşir</title><subtitle type='html'>fotoğrafın günlük yaşamda paylaşılmasını çoğlatılmasını anların sonsuzlaştırılması gerektiğini düşünüyorum.Günümüzde belki daha çok fotoğraf çekilmekle beraber daha az basıldığından daha az paylaşıyoruz..</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://hamiozsomar.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4178061069866104981/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamiozsomar.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>HÜSEYİN HAMİ ÖZSOMAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710954977084302061</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_BKqtgHPxpPc/Sah87EMVV6I/AAAAAAAADPQ/RsU2rnaNztM/S220/Resize+Wizard-1.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>5</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4178061069866104981.post-3552352212095009388</id><published>2009-02-27T15:54:00.000-08:00</published><updated>2009-02-27T16:24:57.364-08:00</updated><title type='text'>delilik ile akıl arasındaki çizgi sanıldığı kadar kalın değildir</title><content type='html'>Bir sade vatandaş hayatının  getirdiği bir nokta olarak köprüden atlamayı seçiyor.Bu akşam Okan Bayülgen'in Sade Vatandaş programına konuk olan Serdar Taşkın çok ilginç bir tablo çizdi.Anlattıkları aslında çok da tutarsız olmamakla beraber yer yer açık noktalar anlamakta güçlük çekilen yanlar da var.&lt;br /&gt;   Şöyleki:&lt;br /&gt;   Hadi varsayalım ki siz bu köprüden atlama olayını bir eylem biçimi olarak seçtiniz sonu yüzde yüz ölümle bitecek bir eylem.ve siz buna diyorsunuz ki  ölsem kaza olurdu.yani bu konuda eğitim bile alsanız yıllarca provasını bile yapsanız sonunde ölüm olasılığı yüzdesi çok çok yüksek bir eylem için sonradan kurtulduğunuz da KAZA  deme şansınız yüzde kaç acaba.yani bu kişi sanki yıllarca  bunun provasını yapmış gibi  usata bir atlayıcı edasıyla  kurtulacağını biliyormuş gibi anlatması çok ilginç..&lt;br /&gt;  Bence kurtulmasını ranta çevirmeye çalışan gazetelerdeki anlatımlarıyla ve tv  programlarıyla bunu pekiştirmeye çalışan bir gayret içerisinde.Sade  Vatandaş'da Okan Bayülgen'in entelektüel birikimi  sayesinde magazinel olmayan bir çizgide tutan soruları ve açıklamalarıyla serdar taşkın da mantıklı  olma gayreti içinde göründü ama yine de megolaman kimliği ve kişiğini gizleyemedi.besbellli ki sağlıklı bir kafanın ürünü olmayan bu  eylem biçimi  travmatik  bir kafa yapısının sonucudur. olayın ilginç bir yönüde cinnet geçirmedim sadece kafamda planladım atladım demesi..&lt;br /&gt;tarihte ünli kişileinde intihar eylemlerine tanık olduk..üstelik ünlerinin doruklarında.genellikle intihar şovları arenası olarak bilinen boğaz köprüsünde atalama şovu yapanların kültürel düzeyleri ve  yapıları bellidir.her ne kadar serdar taşkın ın ki farklı görünüyor  ve özellikle bunu vurgulamaya çalışan açıklamaları çok da aptal olmadığını göstermekte.iyi kazanan biriyim diyor mesela.yani cinnet geçirmedim deyişinin altını dolduruyor..sonra bir felsefem yok kitap okumam ben boş biriyim gibi sözler aslında yine  bir suçluluk psikolojisiyle örtüşmekte.israrla okan bayülgen in boyalı kuş örneğini verirken bilmem okumadım deme çabası  da ilginç.&lt;br /&gt;  gerçekten günümüzde daha farklı marjinal yapılarda insanlar görmemiz olası ve bunların sayısı  hiç de az değil.bu kişi yaptığı açıklamalarla  mantıklı olma çabası içinde  görünmesine karşın inandırıcı olmaktan çok uzak.&lt;br /&gt;düşünün bir kere hayatta kalma şansınız sıfır olan bir eylemden sonra birden bire medyatik oluyorsunuz.megolaman bir kimlik ve kişilik yapısına sahip ve biraz da marjinal bir yapınız varsa işte size önünüzde açılan yeni  şow dünyası.&lt;br /&gt;   bence serdar taşkın hiçde aptal olmayan üsetelik zeki diyebileceğim ama sağlıklı  ve tutarlı olmayan bir kafa yapısı içinde hayatta kalma şansını biraz ün biraz da  paraya tahvil etmenin  yollarını arıyor..bulmuş da görünüyor..&lt;br /&gt;  önümüzdeki günlerde bir çok kanalda  ve tüm medya dünyasının içinde  görmemiz süpriz olmayacak..hatta bazı kanallar ona program bile yaptırabilir..şaşırmayalım.saygılarımla..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4178061069866104981-3552352212095009388?l=hamiozsomar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hamiozsomar.blogspot.com/feeds/3552352212095009388/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4178061069866104981&amp;postID=3552352212095009388' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4178061069866104981/posts/default/3552352212095009388'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4178061069866104981/posts/default/3552352212095009388'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamiozsomar.blogspot.com/2009/02/delilik-ile-akl-arasndaki-cizgi-sanldg.html' title='delilik ile akıl arasındaki çizgi sanıldığı kadar kalın değildir'/><author><name>HÜSEYİN HAMİ ÖZSOMAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710954977084302061</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_BKqtgHPxpPc/Sah87EMVV6I/AAAAAAAADPQ/RsU2rnaNztM/S220/Resize+Wizard-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4178061069866104981.post-1934793917052575978</id><published>2008-05-07T09:46:00.000-07:00</published><updated>2008-05-07T09:49:56.111-07:00</updated><title type='text'>DOKU VE RİTM</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;DOKU Öğr.Gör. Tülay ÇELLEK&lt;br /&gt;TEKSTÜR ( DIŞ YAPI ); yüzeyde objelerin iç yapıları ( strüktür ) da bir dereceye kadar kendini belli eder, böyle bir yüz plastik bakımından daha ilginç bir görünüme sahiptir.&lt;br /&gt;STRÜKTÜR ( İÇ YAPI ); eş ya da birbirleriyle sık bağlantılı, benzer formların iki ya da üç boyut üzerinde yinelenmesinden strüktür doğar. Bir strüktürün başlıca karakteristiği bir mekan yaratmasıdır. Bu mekana form yönünden birlik vermesidir.&lt;br /&gt;          Tüm görsel nesnelerin karakteristik birer dış yapıları vardır. Nesne ve varlıkların dış yapı özellikleri ve bunların objektif etkileri dokuyu ( tekstür ) oluşturur.  Diğer bir değişle, doğadaki tüm nesnelerin iç yapılarının işlevsel özelliklerini dışa vuran yüzeysel etkilere   “DOKU” denir. Bu, doğanın yapısal bir özelliğidir. Objelerin dış görünüşlerindeki ayrıcalıkları sağlayan üzerlerindeki dokusal yapı farklılıklarıdır. Yani doku, yüzeyleri oluşturur. Bir yüzey değerlendirmesidir  . Gözün gördüğü her şey özel bir dış yüzey yapısına sahiptir. Tasarımcı, yaşayan doğadaki dokusal oluşumlardan yararlanarak yeni yaratım olanakları elde edebilir.&lt;br /&gt;          Yüzey ne tipten olursa olsun parça ile bütün arasında bir takım temel bağlantılar bulunabilir.&lt;br /&gt;·       Doku, birbirine eş yada birbirini tamamlayan birim biçimlerin  belli sistemlerle yanyana gelmesinden oluşur&lt;br /&gt;·       Doğal dokularda dokuyu oluşturan birim biçimleri matematik bir eşlik göstermemesine karşın bütün içinde birbirlerini tamamlayarak yapısal sistemi oluştururlar.&lt;br /&gt;·       Dokusal yapılar daima yüzeyseldir.&lt;br /&gt;·       Dokulardaki yapısal karakterler, işlevleriyle ilişkilidir. Dokusal yüzeylerin oluşumunu sağlayan birim biçimleri ve bunların yan yana geliş sistemleri daima farklılıklar gösterirler. Bazen değişik objelerde birim biçimleri benzer olsalar da işlevselleri ayrı ayrı olduğundan yan yana geliş sistemleri farklı olabilir. Yine birim biçimleri farklı olan objelerde birimlerin yan yana geliş  sistemleri benzer olabilirler.&lt;br /&gt;·       Biteviye yineleme yolu ile ölçü, hep ayrı yönde, hiçbir değişikliğe uğramadan artar&lt;br /&gt;·       Yönü değişmeyen bir açık-koyu değişkenliği ile doku oluşur&lt;br /&gt;·        Ritm artarak gelişir&lt;br /&gt;·       Ritm, ileri geri yer değiştirme ile, zıt yönlerde ve aynı ölçü içersinde ya da değişik ölçüde gelişir.&lt;br /&gt;·       Belirli bir merkezden çıkarak dışardan içeriye ve içerden dışarıya hareket eder.&lt;br /&gt;·       Bir dokunun oluşması için pürüzlü bir yüzey ve uygun ışık gereklidir. Uygun bir ışık girinti ve çıkıntıları yani, dokunun derinliğini verir. Renk değişimi ise dokuya görsel karakter kazandırır.&lt;br /&gt;Bir cismin yüzeyi dokunulduğunda sert ya da yumuşak pürüzler içerir. Bu pürüzler, o cismin dokusudur.&lt;br /&gt;Gözle görülen doku          -------          Görsel doku ; yüzeylere dokunmakla elde edilmeyip, görme yoluyla elde edilen doku etkilerine denir. Düz yüzey üzerinde görüntü olarak doku etkisi verir. Örn. Herhangi bir cismin (üç boyutlu) iki boyutta görüntüsünü kağıt üzerinde yaparken onun yüzeylerinin pürüzlülük derecesi bir takım taramalar ve noktalar yardımıyla belirtilir ki, kağıt üzerine resmedilen bu doku sadece görsel olarak algılanan bir yapay dokudur. Çünkü resme el ile dokunulursa, elde hiçbir zaman o cismin yüzeyinde gerçekte hissedilen doku etkisi gelmez. Buna karşın gözle bu resme bakıldığında o cismin yüzeyindeki pürüzlülük derecesi oldukça iyi anlaşılabilir. )&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;A.Gormley&lt;br /&gt;Dokunma ile hissedilen doku  -------          Dokunsal doku ; yüzeylere dokunularak elde edilen doku etkilerine denir. Sert ve yumuşak doku diye ayrılır.&lt;br /&gt;Ayrıca dokular yapılarına göre ayrılırlar&lt;br /&gt;Doğal doku, işlevsellikle ilgilidir ve dış yapıyla iç yapı arasında uyum vardır. Doğadan kaya, ağaç kabuğu, yaprak, tahta, balık, portakal, kozalak,deri gibi örnekler verebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ansel Adams&lt;br /&gt;Yapay Doku oluşturmada birim eleman sistemleri ile matematiksel  düzenler oluşturma  söz konusudur. Tuğla, beton, demir, kağıt, kumaş, cam gibi örnekleri çoğaltabiliriz.&lt;br /&gt;·       Derin doku&lt;br /&gt;·       Yüzeysel doku&lt;br /&gt;·       İnce doku&lt;br /&gt;·       Kaba doku&lt;br /&gt;·       Düzenli doku&lt;br /&gt;·       Düzensiz doku&lt;br /&gt;·       Sert doku ( yakın-insanda dinamik duygular uyandırır, heyecan verirler.)&lt;br /&gt;·       Yumuşak doku ( uzak-insanda sessizlik ve rahatlık duyguları oluşturur.)&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ara Güler&lt;br /&gt;Doğadaki tüm dokular doğal dokulardır. Doğal dokularda kendi içlerinde yapısal ve görsel etkinlikler açısından büyük zıtlıklar taşırlar.&lt;br /&gt;A – Organik dokular ( hücreye dayalı dokular; kelebek kanadı ya da yaprak dokusu gibi doğa elemanının öz yapısını yansıtır.)&lt;br /&gt;B –   Kimyasal dokular ( atoma dayalı dokular )&lt;br /&gt;C – Dinamik dokular ( enerjiye, harekete dayalı dokular ) nitelik ve etki olarak birbirlerine zıttırlar&lt;br /&gt;·      Geometrik yapılı doku; bir geometrik elemandan hareket edilerek değişik işlemler yolu ile yaratılır. ( doğada arı peteği, örümcek ağı gibi )&lt;br /&gt;·      Kristal yapılı dokular; doğadaki kristalize yapılı elemanlarda bulunur.( kar, tuz,buz vs. minarelleri )&lt;br /&gt;Ayrıca, zaman ve hareket etkisinin sonucunda oluşan optik ve güncel dokular vardır.&lt;br /&gt;Optik doku; göz aldanmasıyla oluşur. Temelinde hareket ve biçim değiştirme vardır. Dokusal yapıyı oluşturan birim biçimlerin matematik sistemlerle, büyümesi - küçülmesi, giderek değişime uğraması, belli merkezlerde toplanması, dağılması ve giderek döndürülmesi ile yüzeye optik hareket kazandırabilir.( Victor Vasarely )&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;V.Vasarely&lt;br /&gt;Güncel doku; bir anlık, değişken, rölyefik dokulardır. Zamanla, dış etkenlerle yüzeysel görünümünde değişiklikler olur.(deniz dalgası, suyun rüzgarla titreşimi, kumlar, orman dokusunun mevsime göre değişimi, bitkilerin yaşı ve doğa koşullarına göre değişimi vs.)&lt;br /&gt;Dokunun yapı etkisi; sert dokulu yüzeyler yakınlık etkisi, yumuşak dokulu yüzeyler uzaklık etkisi verir.&lt;br /&gt;Doku ve renk etkisi; sıcak renkli dokular yakınlık etkisi, mat yüzeyli dokular uzaklık etkisi verir.&lt;br /&gt;Dokunun ışıklılık etkisi; parlak yüzeyli dokular yakınlık  etkisi, mat yüzeyli dokular uzaklık etkisi verir.&lt;br /&gt;Dokunun işleniş etkisi; ince ve ayrıntılı işleniş dokulu yüzeyler yakınlık ve keskinlik duygusu verir. Dağınık,ayrıntısız ve belirsiz işlenmiş dokulu yüzeyler uzaklık etkisi verir. &lt;br /&gt;          Ayrıca doku, yumuşaklık-sertlik, ağırlık-hafiflik, sessizlik-gürültü, huzur-tedirginlik, durgunluk-hareketlilik, sakinlik-heyecanlılık, rehavet-kasvet gibi psikolojik etkiler de yaratır. Yumuşak dokulu yüzeyler; sükunet, rahatlık, monotonluk, soğuk, güçsüz  (Hastane, lokanta vb. tercih edilir) Sert dokulu yüzeyler, dinamik, uyarıcı, ilgi çekici, güçlü ve daha sıcak, heyecan verici ( heykel vs. )&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;T.Cragg, Yontu&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;A.Giacometti&lt;br /&gt;          Yaşamda doku değince akla ilk gelen insanlar arası ilişkiler oluyor. Bu ilişkilerin özellikleri, sıklığı, seyrekliği ve çeşitli davranışların bir araya gelmesiyle bir boyut kazanımı doku olarak nitelendirilebilir.  Dokuların tekrardan ibaret olması nedeniyle  insanların tavırlarındaki yinelenmeler ya da insan ilişkilerindeki ve davranışlarındaki benzeşimler de doku olarak görülebilir. İki insanın ilişkisine bir üçüncünün sokulmaması sık, üçüncü kişinin de yer alması seyrek doku olarak örneklenebilir.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;J.Uelsman&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;J.Uelsman&lt;br /&gt;FOTOĞRAFTA DOKU&lt;br /&gt;          Bir görüntü, rengin dışında yapısal özelliği ile de dikkati çekebilir. Bu, yüzey dokusudur. Bu dokunun yoğunluğu, kaba, ince oluşu fotoğrafı ilginç ve canlı kılar. Tercih edilen ışık, yüzeydeki dokusal yapıyı ortaya çıkarmada rol oynar. Sabah ve akşam, yandan gelen ışık dokusal çalışmalar için uygundur. Bu ışıkta, çıkıntılar ışık alıp aydınlanırken çukur yerler gölgede kalır. Bu, rölyefik bir görüntü de sağlar. Ayrıca derinlik hissi uyandırır. Örneğin bir yaprağın, yaşlı bir derinin, bir kaktüsün görünümü dokusal fotoğrafa örnek oluşturur. Doğadan seçilen ve ışık yardımıyla oluşturulan fotoğrafik dokuların dışında karanlık odada da fotograma ve farklı tekniklere dayalı doku çalışmaları  yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;E.Weston &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;A.Kértesz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;YTÜ MYOFotoğraf Programı&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;YTÜ MYOFotoğraf Programı&lt;br /&gt;MÜZİKTE DOKU&lt;br /&gt;          Doku, bireysel partilerin sayısı ve bu partilerin önem derecelerinin sonucu olarak ortaya çıksa da, aslında dokunun nasıl duyulacağını bazı yan etmenler belirler. Bunların arasında, uzaklık ( partilerin birbirine olan uzaklığı ) rejistr ( ses yüksekliği, partilerin pes, orta ya da tiz bölgelerde devinmesi ) ritm ( partiler arasında eşit ya da eşit olmayan devinimler; yavaş yada hızlı değerler; partilerin devinimlerinin birlikte ya da değişik zamanlarda yer alışları, tını ya da ses rengi ( iç içe geçmiş ya da ayrı ayrı ) . Tüm bu etmenler, tek tek, neredeyse sınırsız bir doku çeşitliliği sağlar. ( Ömer Turkay, Müzikte, XIX. Yüzyıldan XX Yüzyıla Geçiş ( Tonal-Atonal Arası Yapıtlar)&lt;br /&gt;           Çalışmalarında dokusal yapıyı kullanan ve ön plana  çıkartan sanatçılardan örnekler, A. Altdorfer, Rembrandt, Goya, Cezanne, Degas, V. Gogh, C. Monet, Kandisky, Vilamink, P.Bonart, M. Ernst, G. Klimt, Picasso, F. Stella, Pollock, A.Gormley, A. Gaudi, A. Giacometti, Devrim Erbil, A. Kapoor ( yontu ), T. Cragg (yontu ) Ara Güler ( fotoğraf ), J. Sieff ( fotoğraf ) E. Steichen ( fotoğraf ) F. Frith (fotoğraf ) A. Kertész (fotoğraf),  E. Weston (fotoğraf), A. Adams ( fotoğraf ), L.Calligaz ( fotoğraf ), J. Uelsman ( fotoğraf ) Krzysztof Pendecki ( Müzik ), György Ligeti ( müzik ), Mozart 40. Senfoni Strawinsky ( Bahar Ayini) , Debussy ( Deniz )&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;A.Altdorfer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;G.Klimpt&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;M.Ü. GSF&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;VanGogh&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="javascript:;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Tempera&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;          DOKUSAL UYGULAMA ÇALIŞMALARI&lt;br /&gt;·       Doğal objeler bulunarak dokusal yapılarındaki özelliklerine uygun olarak resmedilir.&lt;br /&gt;Bu çalışmalarda esas olan, etüt edilen objenin doku yapısını oluşturan birim biçimlerinin yan yana geliş sistemleri ve sistem içinde birimlerin aldığı şekillerin algılanmasıdır.&lt;br /&gt;Sert, yumuşak, canlı, ölü, hafif, ağır, durgun, hareketli, batıcı, kör, parlak, mat, kristal vs. gibi kavramlar her ne kadar maddenin özü ile anlaşılabilirse de bu özellikleri içeren nesneler dış görünüşleriyle de anlaşılabilir. Bu anlaşırlığı sağlayan görsel değerleriyle o objenin karakteristik dokusal yapısıdır.&lt;br /&gt;Karakterlerine göre resmedilen objelerin dokusal yapılarındaki birim biçimleri ve bunların oluşturdukları sistemlerden kaynaklanan kişisel yorumlama çalışmaları yapılır.&lt;br /&gt;Amaç obje resmi yapmak değil objeye karakterini kazandıran biçimsel değerleri etüt ederek anlatım isteklerine yorumlamaktır.&lt;br /&gt;·       Yorum da, objelerin dokusal yapısını oluşturan birim biçimlerinden hareket edilir&lt;br /&gt;·       Değişik malzemelerle doku çalışmaları kağıt hamuru, çamur, kağıt vs&lt;br /&gt;·       Doku araştırmalarında agrandisör olanakları da kullanılır. Hazır objelerin konulduğu fotoğraf kağıdı çevrilerek dokusal çalışmalar oluşturulabilir.&lt;br /&gt;Malzemeler: Resim kağıdı, kurşun kalem, boyalar , kolaj malzemeleri, cetvel, fotoğrafi malzemeleri&lt;br /&gt;          DOKU-UYGULAMA&lt;br /&gt;·       “Doku” konulu film gösterimi – 8 dak. Müzik: Oskar Peterson, Görüntü: Norman Mc. Laren, Adı: Begone Dull Care ( 1949 )&lt;br /&gt;·       UYGULAMA&lt;br /&gt;·       Doku etüdü&lt;br /&gt;-        Teknik : Siyah – beyaz&lt;br /&gt;-        Malzeme :  Resim kağıdı, kurşun kalem, rapido, pilot kalem, cini mürekkebi vs.&lt;br /&gt;-        Boyut : 25x35 Resim kağıdı&lt;br /&gt;·       Yorum&lt;br /&gt;-        Farklı programlar kendi tekniklerine öncelik vermeliler ( bilgisayar, fotoğraf, boya, ses, devinim, kolaj gibi..)&lt;br /&gt;-        Teknik : Serbest&lt;br /&gt;-        Boyut : 35x50 Resim kağıdı&lt;br /&gt;Not : Fotoğrafta boyut değişebilir.&lt;br /&gt; &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4178061069866104981-1934793917052575978?l=hamiozsomar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hamiozsomar.blogspot.com/feeds/1934793917052575978/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4178061069866104981&amp;postID=1934793917052575978' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4178061069866104981/posts/default/1934793917052575978'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4178061069866104981/posts/default/1934793917052575978'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamiozsomar.blogspot.com/2008/05/doku-ve-ritm.html' title='DOKU VE RİTM'/><author><name>HÜSEYİN HAMİ ÖZSOMAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710954977084302061</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_BKqtgHPxpPc/Sah87EMVV6I/AAAAAAAADPQ/RsU2rnaNztM/S220/Resize+Wizard-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4178061069866104981.post-8394469605616187377</id><published>2008-05-07T09:43:00.000-07:00</published><updated>2008-05-07T09:45:40.668-07:00</updated><title type='text'>BURÇLAR YAŞAMIMIZA NE ZAMAN GİRMİŞ VE NE KADAR GERÇEK</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;Güneş her zaman doğudan doğar batıdan batar ama her zaman aynı yerden değil. Yazın daha kuzeye yakın bir yerden doğup gökte bir yay çizerken bu yay gittikçe güneye kayar. Güneşin yıl boyunca çizdiği bütün yaylar bir kuşak veya band oluştururlar. Gezegen olup olmadığı hala tartışılan minik Pluto'nun hafif kaçık yörüngesini saymazsak hemen hemen bütün gezegenlerin Güneş'in etrafındaki dolanma düzlemleri aynı olduğundan onlar da gökyüzünde bu kuşak içersinde hareket ederler. Bu kuşağa burçlar kuşağı veya Zodyak denilir.İnsanlar tarih boyunca gökyüzünde gördükleri yıldızları daha iyi tanımlamak ve inceleyebilmek için onları gruplara ayırmışlardır. Bu gruplar tamamen hayali sınırlarla birbirlerinden ayrılırlar. Gruplamanın en büyük faydası bir yıldızın gökyüzündeki konumunu kolaylıkla belirleyebilmektir. Örneğin, Londra nerede diye sorulduğunda, 51 derece kuzey enlemi ve sıfır batı boylamında cevabı pek bir şey ifade etmez ama İngiltere'de denilince hemen anlaşılır. Yıldızların konumlarını da gökyüzündeki koordinatları ile değil içinde bulundukları takımyıldızın adıyla belirtmek daha pratiktir.Bugün gökyüzünde resmen tespit edilmiş ve isimlendirilmiş irili ufaklı 88 takım yıldız kümesi vardır. Bunlardan 12 tanesi burçlar kuşağına denk gelir, yani bu 12 takımyıldız güneşin yıl boyunca çizdiği yay içinde yer alırlar ve her yıl aynı tarihlerde gökyüzünde aynı konumlarda görülürler.Bu takımyıldızların kapladığı alanlar eşit değildir ama Babilliler binlerce yıl önce zaman hesaplarını kolaylaştırmak için burçlar kuşağını 12 eşit parçaya bölmüşler, her parçaya denk gelen yıldızlar kümesine bir ad vermişler ve birer sembolle göstermişlerdir.O zamanlar dünya kainatın merkezi, gökyüzü de onun etrafında, üzerine yıldızların yerleştirildiği kristal bir küre olarak düşünülüyordu. Yıldızların ve gezegenlerin dünya etrafında dolanıp duran Tanrılar ve ruhlar olduklarına, Güneş ve Ay ile birlikte gökyüzündeki konumlarının insanların kişiliklerini etkilediğine, yaşamlarını şekillendirdiğine inanılıyordu. Bu inanış astrolojinin temelini oluşturdu, yani astroloji tamamen bir inanış sistemidir.Astronomi ise bir bilim sistemidir. Dünyayı uzaydaki milyarlarca gök cisminden biri olarak görür, bir bilim dalı olarak diğer pozitif bilim dallarıyla, yani matematikle, fizikle, kimya ile de ilişkilidir. Astronomiye göre burçlar kuşağında 12 değil 13 yıldız kümesi vardır. Ophiuchus adı verilen bu burç, akrep ve yay burçlarının arasında yer alır. Astronomiye göre dünyanın hareketi sırasında salınım yapması nedeniyle burçlar 4000 yıl öncesine göre bir burç kaymışlardır.Burçlar kuşağını 12 parçaya Babilliler bölmüşlerdir ama gökyüzündeki yıldızları şekillendirmek ve Tanrılarla özdeşleştirmek milattan önce 4000 yıllarına, Sümerlere kadar uzanır. Örneğin Kova Burcu yani su taşıyan adam ta o zamanlarda yeryüzüne ölmezlik suyu taşıyan Cennet Tanrısı An'ın simgesi olarak kabul edilmişti. Babilliler'den sonra gelen Mısır, Yunan, Roma gibi tüm kültürlerin yıldız burçlarını görüş ve değerlendiriş şekilleri günümüz burç tanımları ile hemen hemen aynıdır.Eski uygarlıkların her bir yıldız kümesindeki parlak yıldızların oluşturdukları şekilleri yeryüzündeki bir şekle benzeterek adlandırdıkları söylenir ama bu pek akla yatkın değildir. Yıldız burçlarına saatlerce bakılsa bile balık burcundaki balık, yengeç burcundaki yengeç görülemez. İçinde 277 görülebilir yıldız bulunan Büyük Ayı'nın sadece en parlak 7 yıldızının oluşturduğu seklin ayı ile hiçbir alakası yoktur, olsa olsa cezveye benzer.Belki de bugün biz gökyüzünü 4000 yıl öncesi kadar net göremiyoruz. Şehirlerin parlak ışıkları ve hava kirliliği onları eskisi kadar parlak ve net görmemizi engelliyor. Aslında içinde görülebilir yüzlerce yıldız bulunan bir bölgedeki yıldız kümesinden, aynen tuvalette yer karolarındaki siyah lekeleri çeşitli şekillere benzetenler gibi herkes kendine göre bir şekil çıkartabilir.Eski uygarlıkların yıldızları ve yıldız kümelerini bazı şekillere benzeterek değil de mitolojik hikaye ve efsanelere dayanarak adlandırmış olmaları daha mantıklı görünüyor. Örneğin Batı kültürleri boğa, akrep, balık gibi isimleri seçerlerken Çinliler kaplan, sıçan, yılan gibi isimleri kullanmışlardır.Zodyak, yani yıldız burçlarını şekillendirme ve isimlendirme binlerce yıl önce Mezopotamya'da başladığı halde bu devirlerden kalma yazılı belgeler çok azdır. Ancak eski Yunan uygarlığından itibaren her türlü bilgi, rivayet ve efsane yazılı hale getirilmeye başlanıldığından yıldız burçlarının hikayeleri Yunan mitolojisi ile özdeşleştirilir.Aslında balık, akrep, yay gibi burç isimleri o takım yıldızların isimleri değil onları sembolize eden şekillerin isimleridir. Burç isimleri genellikle her yerde aynıdır ama yine de toplumuna göre ufak tefek farklar vardır. Örneğin her yerde adı Virgin (bakire) olan burç Türkçe'de 'başak' olmuştur.Şimdi her bir burcun takımyıldızının ismini, sembolünün İngilizce ve Türkçe isimlerini ve tarihlerini yazarak mitolojideki hikayeleri neymiş ona bakalım.- Aries / Ram / Koç (21 Mart-20 Nisan): Yunan mitolojisinde, Argo gemisinde, Yason'un idaresi altında sefer yaparak 'Altın Pösteki'yi arayan Argonot'un hikayesine dayanır. Altın postu taşıyan koç sonunda gökyüzüne çıkarak burada yerini alır.- Taurus / Bull / Boğa (21 Nisan-21 Mayıs): Tanrı Zeus boğa kılığına girerek Prenses Avrupa'yı Girit adasına götürmeye kalkışır. Boğa denizde yüzerek Avrupa ile birlikte kıyıdan uzaklaşırken sadece vücudunun yarısı görünür onun için de gökyüzünde yarım boğa şeklindedir.- Gemini / Twins / İkizler (22 Mayıs-21 Haziran): Castor ve Pollux, Sparta kraliçesinin oğullarıdırlar. Castor'un babası Kral Tyndareous iken Pollux Kral Zeus'tan olmuştur dolayısıyla ölümsüzdür. İki kardeş önceleri Argonotlar'a denizde yardımcı olurlarken sonra gökyüzünde bütün gemilere yol göstermeye başlamışlardır.- Cancer / Crab / Yengeç (22 Haziran-22 Temmuz): Mitolojik kahraman Herkül çok başlı Hydra ile savaşırken bir yengeç kıskaçları ile ayaklarına tutunur. Herkül istemeden zavallı yengeci ezer ve yengeç göğe, cennete yükselir.- Leo / Lion / Aslan (23 Temmuz-23 Ağustos): Roma mitolojisinde Lion, Ay'dan gelir, Herkül'ün başardığı 12 büyük işin birincisinde onun tarafından öldürülür ve tekrar gökyüzüne gönderilir.- Virgo / Virgin / Başak (24 Ağustos-23 Eylül) : Bazı kültürlerde adalet bazılarında hububat veya mısır Tanrıçasıdır. Genel olarak dizine bir çocuk oturtmuş, bir elinde zafer alameti hurma dalı, diğer elinde buğday başağı olan bir genç kız olduğu kabul edilir.- Libra / Scales / Terazi (24 Eylül-23 Ekim): Başlangıçta Akrep Burcu'ndaki akrebin kıskaçları olarak düşünüldü. Sonradan Romalılar bu tarihlerde gece ile gündüz eşit duruma geldiklerinden denge ve eşitlik anlamında teraziyi kabul ettiler. Terazi orijinal isimler içinde canlı bir varlığın ismi verilmemiş tek burçtur.- Scorpius / Scorpion / Akrep (24 Ekim-22 Kasım): Mitolojide avcı Orion'u öldüren akrep bu burca ismini verir. Bu nedenle de gökyüzünde Akrep yükselirken Orion takımyıldızı ufkun altına iner, ikisi birlikte gökyüzünde bulunmazlar.- Sagittarius / Archer / Yay (23 Kasım-22 Aralık): Yunan mitolojisinde Tanrı Pan'ın oğlu ve okçuluğu ilk icat eden Crosus olarak geçer. Yarı insan yarı canavar, ok ve yayını akrebin kalbine doğrultmuş insan başlı bir at şeklindedir.- Capricorn / Sea Goat / Oğlak (23 Aralık-20 Ocak) : Orijini Yunanlılar'dan eskiye Babilliler'e gider. Yunan mitolojisinde ise keçi kafalı Tanrı Pan olarak bilinir. Nil nehrine daldığında canavar Typhon gelince aceleyle kaçtığı için alt tarafı balık kuyruğu olarak kalmıştır.- Aquarius / Water bearer / Kova (21 Ocak-19 Şubat): Bu da orijini Mezopotamya'ya uzanan bir semboldür. Başlangıçta dünyaya ölümsüzlük suyu döken Tanrı, kaz ve tavus kuşu figürleriyle gösterilen bu burç Yunan mitolojisinde, Olimpus dağına götürülüp orada Tanrı Zeus tarafından diğer Tanrılara şarap dağıtmakla görevlendirilen bir çobanı temsil eder.- Pisces / Fishes / Balık (20 Şubat-20 Mart) : Bu burç Babilliler'den itibaren kuyrukları birbirlerine bağlı iki balık olarak gösterilir. Romalılar'a göre ise nehre girip yine canavar Typhon geldiğinde yüzerek kaçan Venüs ve oğlu Cupid'dir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4178061069866104981-8394469605616187377?l=hamiozsomar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hamiozsomar.blogspot.com/feeds/8394469605616187377/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4178061069866104981&amp;postID=8394469605616187377' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4178061069866104981/posts/default/8394469605616187377'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4178061069866104981/posts/default/8394469605616187377'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamiozsomar.blogspot.com/2008/05/burlar-yaamimiza-ne-zaman-girmi-ve-ne.html' title='BURÇLAR YAŞAMIMIZA NE ZAMAN GİRMİŞ VE NE KADAR GERÇEK'/><author><name>HÜSEYİN HAMİ ÖZSOMAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710954977084302061</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_BKqtgHPxpPc/Sah87EMVV6I/AAAAAAAADPQ/RsU2rnaNztM/S220/Resize+Wizard-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4178061069866104981.post-3530281338552041889</id><published>2008-05-07T09:40:00.000-07:00</published><updated>2009-02-27T16:30:54.320-08:00</updated><title type='text'>ÇEVRE VE ALGILAMA</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;ÇEVRE ve ALGI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görsel Algılama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her insan, yaşadığı süre boyunca çevresinde bulunan uyarıcılara (duyu organlarıyla hissettiği reel ve ireel kavramlar) bir tepkisi vardır. Bu tepki belli bir süreç içinde gelişir. Bu insandan insana göre farklı özellikler gösterir. Bu insanın bilişsel süreci olarak adlandırılır. Kişi ilk olarak bu uyarıcıları duyuları ile farkına varır. Bu ilk sürece duyum denir. Duyumların beyinde çağrışım yoluyla oluşan şekline ise algı denir. Bizim ilgilendiğimiz konu ise duyum ile algı arasındaki ince çizgidedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatta da bu ince çizgiye nasıl yön verdiğimiz önemlidir. Bu süreci ise kompozisyon dediğimiz görsel bütünlüğü sağlayan kavramı doğru kullanmakla başarabiliriz. Bu kavram aslında her insanda bulunan fakat bireyin farkına varamadığı bir tanımdır. Eğer yaptığımız işleri toplumla paylaşmak istiyorsak ilk olarak bizim etkilemek istediğimiz insanın nasıl etkilendiğini bilmemiz, daha sonra da kendi içimizdeki estetik kavramını ortaya çıkarmamız gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca kompozisyon ayrı ayrı parçalardan birleştirme yoluyla dengeli ve düzenli bir bütün oluşturma işidir. Fotoğrafta kompozisyon kare içindeki konuları göze hoş gelecek şekilde seçmek ve düzenleme işidir. Sonuç olarak kompozisyon bir iştir. İşin güzel olması demek fotografta verilmek istenen mesajın yerini bulması ve fotoğrafın akılda kalıcılığını artırması demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası kompozisyon fotoğrafa vermek istediğimiz anlamı kimsenin yardımı olmadan bakan gözlerin kolay anlamasını ve akılda kalmasını sağlayan tekniklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görme ve Algılama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göz, fotoğraf makinesine objektifyle, diyaframıyla, hassas tabakasıyla bire bir benzeyen bir organımızdır. Ağ tabaka üzerinde bulunan sarı nokta, görme olayının en yoğun oluştuğu yerdir. Burada toplam 127 milyon görme hücresi bulunmaktadır. Bu hücrelerde toplanan tonlar analiz edilip, burada elektrik sinyallerine dönüştürülürler. Böylece beyinde gözümüzle gördüğümüzü zannettiğimiz nesnenin imgesi meydana gelir. Bu ne demek? Çok hızlı gelişen bir süreçte ilk olarak beyinde bir geometrik şeklin oluşmasıdır. Başka bir değişle bir resmin oluşmasıdır. Beyin sadece sinyalleri dönüştüren bir organ değildir. Günlük yaşantılarmızın ve birikimlerimizin de değerlendirildiği ve yorumlandığı yerdir. Algı bu yorumların sonucunda ortaya çıkmaktadır. Algılama sürecinde bir "nesne" bir de "özne" söz konusudur. Görülen nesne dış çizgileri, kütlesi ve rengi ile göz merceklerinden geçerek beyin tarafından bir imge olarak kaydedilir. Ancak nesnelerin görünümünün dışındaki özellikler yaşantımıza ve geçmiş yaşantımıza dayanılarak öğrenilmektedir. Eski algılarımızla zihnimize yeniden bağlanma sürecine çağrışım, algılarımızla ilgili bilinçliliği canlandırma yetisine de bellek denilmektedir. Bu da bize nesnelerin özlerinde bulundurduğu özelliklerin olduğunu göstermektedir. Nesneler özlerinde iki ayrı boyutu barındırır. Birincisi nesnel boyut (bu herkesin kabul ettiği görünür olan boyut, örneğin limonun sarı renkte ve ekşi oluşu), ikincisi de kavramsal boyut (bu da herkesin geçmiş yaşantısına bağlı kalarak algıladığı boyut, örneğin limonun bazı kişiler tarafından kabul edilmeyecek bir meyva oluşu)'tur. Kavramsal boyut, insanın doğduğu günden yaşadığı güne kadar olan süreç içinde oluşur. Özellikle insanın "kendini bildim bileli" diye tabir ettiği süreç içinde kavramsal boyut daha fazla gelişir. Çünkü bu süreçte insan çevresini tanımaya başlar. Nesneye ve objeye karşı kendince bir tepki belirler. Bu tepki iyi veya kötü olabilir. İşte bu tepkiler sonucu nesnenin nesnel boyutu dışında kavramsal boyut oluşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belleğe dayalı olarak elde edilen ön yaşantılar, gözlem ve eleştirel değerlendirilmelerimizi biliş öncesi düşünce diye adlandırabiliriz. Bu biliş öncesi süreçte düşünce ve duygunun sanatsal yaratıcılık için gerekli olan olguları bulabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Algılamayı Etkileyen Faktörler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygu ve güdüleme duyumları gibi korku, kaygı veya benzeri ruh hallerinin önceden zihinsel bir hazırlık içinde bulunmaları nesneyi algılamada etkin bir rol oynamaktadır. Fakat artıları olduğu kadar eksileri de vardır ve algı yanılmalarına neden olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Algı üzerinde telkin etkili olmaktadır ve yanlış algılamalara neden olduğu bilinmektedir. Hatta bir topluluğu bile harekete geçirebilir. Kişinin psikolojik duyarlılığı büyük ölçüde etkendir. Durum ya da olaylar üzerine olumlu veya olumsuz geliştirilen yargılar, algılamayı etkileyen faktörlerden biridir. Dikkatinizi çeken düşünce ya da nesneler de algılamayı etkiler. Bunun nedeni bireyin algıda seçici olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derinlik Algısı ve Derinlik Algısını Güçlendiren İpuçları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağ tabaka üzerine düşen imgelerin iki boyutlu bir düzlem olmasına rağmen nesneleri uzay biçiminde üç boyutlu algılarız. Üç boyutlu algılama çok sayıda ipucundan ya da çevresel nitelikten yararlanılarak gerçekleşir. Bunlar moleküler ve binoküler ipuçları olarak ikiye ayrılır. Bir de çatşan ipuçları vardır ki; bu ipucunda moleküler ve binoküler ipuçları birbirini destekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Moleküler İpuçları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ipucu için tek göz yeterlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;i) Doğrusal Perspektif (Linear Perspective): Büyüklüklerini bildiğimiz nesnelerin, uzakta olanların, yakında bulunan nesnelerden daha küçük algılanmasıdır. ÖRN: Düz bir ovada çekilen tek bir figürün arka fonunda bir kaç figür ile (daha küçük gözükecektir) derinliği sağlamak gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ii) Açıklık: Havanın açıklığı ya da netliği uzaklıkla değişir. Hava ve renk perspektifi olarak düzlem üzerinde resimsel ifadeye yönlendirilebilir. Yakındaki nesnelerin parlak ve ışıklı renklerle uzaktaki nesnelerin renk değerlerindeki farklılıklarla veya netliğin azalmasıyla oluşur. ÖRN: Arka fondaki ağaçların öndeki ağaçlardan daha gri gözükmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iii) Araya Girme: Bu ipucu bir nesnenin, diğerinin görülmesini engellediği durumlarda söz konusu olur. Bir cisim diğeri tarafından kısmen kapatılıyorsa kapatan cisim daha öndeymiş gibi görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iv) Gölgeler: İçinde yaşadığımız çevre, güneşin, tepeden ışıklandırmasıyla aydınlanır. Böylece nesnelerin gölgelerinin belli bir açıyla yere düşmesini sağlar. Binaların içinde de tepeden aydınlatma yapılır ve aynı durum meydana gelir. Bu iki oluşum gölge ve derinlik ilişkisinde öğrenmeye dayalı bir birikim sağlar. İşte gölgelerin derinlik etkisine neden olduğu, bu kaynaktan yola çıkarak kullanılmıştır. ÖRN: Gölgelerin düşüş açısıyla güneşin nerede olduğunu bilmemiz gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;v) Hareket: Nesnelerin göreceli uzaklıkları en açık ipucudur. Fiziksel her hareketimizde uzak nesnelerdeki hareket, yakın nesnelerdekine oranla daha azdır. ÖRN: bir kaç metre mesafeden geçen kişiyi, uzaktan geçen bir kişiden daha az görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b) Binoküler İpuçları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binoküler ipuçları iki gözün birlikte kullanıldığı ipucudur. Aralarındaki mesafe nedeniyle gözlerimiz nesnelere farklı açılardan bakarlar. Bu farklılık imgelerde küçük bir farklılığa neden olur. Bu küçük fark önemli bir ipucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c) Çatışan İpuçları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ipucunda da iki göz kullanılmaktadır. Diğer iki ipucu olan moleküler ve binoküler ipuçları birbirlerini desteklemektedir. Ancak ipuçlarının çatıştığı durumlar da vardır ve durumlar nedeniyle algılanabilecek derinlik miktarında azalma gerçekleşir. ÖRN: Kitap ya da duvardaki natürmort gerçek natürmorttaki derinlikten yoksun olabilir. Bu bizim gerçek derinliği bilmemizden kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KOMPOZİSYON İLKELERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Oranlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rönesans ustalarının birçoğunun kusursuz işlerinin olduğunu bilmekteyiz. Gerek resim, gerek heykel, gerekse mimaride olsun isimlerinden yüzyıllar sonra da bahsettirmiş ve eserlerini bugüne kadar getirmeyi başarmışlardır. Eserlerin mükemmeliyetleri hiçbir zaman tartışılmamış, fakat Yunan felsefeci birçok kişinin aynı şekilde düşünmesinin arkasında bir somutluk olabileceğini kanısına varmışlardır ve bir altın formül aramaya başlamışlardır. Güzel olarak kabul edilen eserlerin üzerinde bir araştırmaya gitmişler, ve en sonunda bir sonuca varmışlardır. Güzelin ince detaylarda değil de iskelette, çerçevede, nesnelerin kütlesel birleşiminde bulmuşlardır. Bu kurala da "altın oran", "altın kesim" (Section d'ore) demişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altın kesim diye bilinen geometrik orantı yüzyıllar boyunca sanat sırlarının anahtarı olarak kabul edilmiş, yalnız sanatta değil, doğadaki herşeye o kadar çok uygulanmıştır ki zaman zaman dini bir saygı bile kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altın kesimi Euclides'in iki önermesinde buluyoruz. "Belli bir doğru o şekilde kesilmeli ki bütün ve parçaların birinden meydana gelecek dikdörtgen, diğer parçanın karesine eşit olsun.", "verilmiş sınırlı bir doğrunun bir orana göre kesilmesi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu oranların kağıda dökülmesi şöyledir. Bir doğru parçasını öyle bir yerinden ikiye bölün ki küçük parçanın büyük parçaya oranı, büyük parçanın bütüne olan oranına eşit olsun. Bunun matemetiksel ifadesi ise a/b = b/a+b şeklindedir. Bunu bir pencere, resim tuvali ya da fotoğraf kartı olarak düşünürsek dar kenarın uzun kenara oranı, uzun kenarın en ve boy toplamı oranına eşit olması gerekir. a/b = b/a+b Aynı düzlemin (b) kenarı yine altın bölümle parçalanınca x/y = y/b şeklinde de ifade edilir. (y) parçası tekrar altın oranla bölünebilir ve bu bölme işlemi sonsuz sayıda tekrarlanabilir. Eski matematikçiler yukarıdaki a/b = b/b+a bağıntısına uyan oranları aşağıdaki şekilde sayılaştırdılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3/5 = 5/8 = 8/13 = 21/34....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu oranların hepsi yaklaşık olarak eşittir ve 1/1,6 şeklinde de ifade edilir. Bu oranlama bütün yüzey düzenlemelerinde kullanılabilir. Bu düzenleme mimarlıkta, resimde, grafikte ve fotoğrafta kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altın kesimin bütün sanat eserlerinde bulunduğunu iddia edenler varsa da bu fikir fazla destek görmemiştir. İyi bir sanatçının altın kesimini bile bile eserinin yapısırıa uydurduğunu veya iç güdüsel biçim duygusunun onu ister istemez buna götürdüğünü kabul edebiliriz. Pencere ve kapı, resim çerçevesi, kitap ve mecmua sayfalarının dikdörtgenlerinde en doğru uzunluk ve genişlik orantılarını elde etmek için altın kesim kullanılır. İyi bir kemanın her bir parçasının bu kanuna uyduğu söylenir. Mısır piramitleri bununla açıklanır. Gotik katedrallerde de koloyca bu oranlar bulunabilir. Transeptin nefe, sütunun kemere, kule uçlarının kuleye vs. olan orantıları. Bu orantı çok sık olarak resim sanatında da uygulanır; ufuk çizgisinin üzerindeki ve altındaki sahalar, ön ve arka planlar, yanlara doğru ayrılmalar arasındaki orantı da altın kesime uyar. Piero della Francesca'nın resimleri geometrik düzeni en ileri götüren örnekleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikdörtgen yüzey öyle bir çizgi ile bölünmelidir ki bu çizgi kestiği kenarı altın kesime uygun iki parçaya ayırsın. Şekildeki dikdörtgen, iki yönde noktalı çizgilerle kesilmektedir. Parçaların oranı 3/5'dir. Bu iki noktalı çizginin kesim yeri kritik bir noktadır. Fotoğrafın ana konusu ya da ilgili merkezin buraya konulması uygun olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka altın kesim kuralı da bir dikdörtgen 4 ayrı biçimde bölünebilmesidir. Bu dört çizgi 4 kritik nokta oluşturacak şekilde kesişir. Fotoğrafın ilgi merkezi yada yardımcı ögeleri bu noktalardan hangisine uyuyorsa oraya yerleştirilmesi uygun olur. Yoksa doğasına uymayan bir noktaya zorlanamaz. Örneğin aşağadaki görüntüde ev, formuna uygun olarak sol alt noktaya, tepe de sağ üst noktaya yerleşmiş bulunuyor. Amerikalı fotoğraf yazarları bu 4 kritik nokta kuralını daha da basitleştirerek çerçeveyi yatay veya düşey olarak 3 eşit parçaya bölünebilineceğini öne sürmüşlerdir. Buna 1/3 kuralı denir. Bu kural yoktan varedilmiş değildir. Resim sanatının asırlık birikimindeki uygulamalarından çıkarılan bir genellemedir. Hatta bu kural Flaman ressamlarca daha da abartılmış ve 1/4 kuralına dönüşmüştür. Özellikle ilginç bulutların bulunduğu peyzajlarda ufuk çizgisi 1/3 yerine 1/4'e yerleştirilip gökyüzüne daha büyük bir alan ayrılarak fotoğrafa daha farklı bir boyut kazandırılmıştır. Deniz ve gökyüzünün bulunduğu bir fotoğrafta eğer gökyüzü vurgulanıyorsa, ufuk çizgisinin alt 1/3'e eğer deniz vurgulanıyorsa üst 1/3'e yerleştirilmesi doğal olanıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Denge&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denge konusu dört ayakla yürüyen insan oğlunun arka ayakları üzerinde doğrulduğu gün iyice güçlenmeye başlayan en temel duygulardandır. Bu yüzden günümüze kadar çok gelişmiş ve kolay açıklanabilmiştir. Göl kıyılarında, bataklıklarda ağaçlar üstünde yaşadığı dönem belki de insanın denge duygusunun en hızlı geliştiği dönem olmuştur. Öldürdüğü bir av hayvanını taşırken onu tek koluyla taşımak yerine sırtına vurmanın daha rahatlatıcı olduğunu çabuk farketmiştir. Bir kayayı yerinden oynatırken kuvvetli bir dalla bir kaldıraç kullanmanın yararı birkaç bin yıl gibi kısacık bir sürede öğrenilmiş olmalıdır. Görsel bağlamda bu denge bu temel duygunun görme duyusuna yansımış şeklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kompozisyon iki farklı denge sistemi içinde düzenlenebilir. Bunlar "simetrik denge" ve "asimetrik denge"dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Simetrik Denge&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simetri sözcüğünün iki anlamı vardır. Simetri denildiğinde ilk olarak; iyi ortalanmış ve dengelenmiş parçaların oluşturduğu genel bir yapı akla gelir. Diğer taraftan, hayali bir çizgi ya da düzlemle ayrılmış iki yönlü biçim biçim benzerliği de simetri olarak tanımlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğada birçok simetrik biçimle karşılaşırız. İnsan gövdesi ve insan yüzü simetrinin en yakınımızdaki örnekleridir. İnsan anatomisinin simetrik yapısı, sanat tasarım dallarında simetrik biçimlere doğru güçlü bir eğilimin oluşmasına yol açmıştır. İki yönlü simetri, eşit biçimsel özelliklere sahip elemanların bir eksen ile ortadan ayrılmış yüzeyler üzerine yerleşmesiyle sağlanır. Simetrik düzenlemeler günümüz kompozisyon kurulumlarında yaygın olarak kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğada simetrinin değişik türlerine rastlamak mümkündür. Merkezi (radial) simetride görsel unsurlar merkezi bir nokta ya da eksenden güneş ışınlarına benzer biçimde 360 derecelik bir açı gösterirler. Dönel (rotational) simetri ise görsel unsurların bir nokta etrafında dönerek eşit aralıklar halinde sıralanmaktadırlar. Bir yüzey ya da boşlukta birbirine benzeyen biçimlerin yoğun bir istif düzeni içinde bulunması da (örneğin, yer döşemelerinin oluşturduğu dokular) süslemeci (ornamental) yada kristal dokulu (crystallographie) simetriye örnek olarak gösterilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geleneğin, resmiyetin, otoritenin vurgulanacağı konularda simetrik denge tercih edilir. Diğer yandan simetri, dürüstlük ve saygınlığın psikololojik simgesidir. Simetrik dengeye dayalı kompozisyonlar, daha güvenilir olmaları nedeniyle grafik tasarımlarında amatör tasarımcıları tarafından sıkça kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b) Asimetrik Denge&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. yüzyıl başlarında ortaya çıkan modern sanat ve tasarım akımları, simetrik dengeyi reddederek; geleneksel olarak simetri noksanlığını ya da bütün parçaları arasında orantıya dayalı bir eksiklik anlamına gelen asimetriyi benimsemişlerdir. Modernist akımlar asimetriyi, birbirine benzemeyen ya da eşdeğer olmayan görsel unsurların arasında dinamik bir denge ya da düzen sağlayan bir kavram olarak ele alıp kullanmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simetrik dengede olduğu gibi asimetrik dengede de bir optik ağırlık merkezi vardır. Ama bu merkez, geometrik merkezden farklı bir konumdadır. Asimetrik düzenlemenin başarısı, cesur ve sorgulayıcı olmasına bağlıdır. Başka bir değişle asimetrik denge dışavurumcu ve ne kadar formüllerle anlatılmaya kalkışılsa da duygu hareketini çoşturan bir yapıdadır. Asimetrik dengede, simetrik dengedeki gibi tek düze olmayan her türlü renk ve obje, objelerin büyüklükleri ve renklerin hacimleriyle kurulabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simetride durağanlık ve kasılma, asimetride ise hareket ve gevşeme duygusu vardır. Birinde düzen ve kural, diğerinde rastlantı ve keyfilik egemendir. Daha genel bir anlatımla; simetri katılık ve sınırlılığı, asimetri ise hayatı, eğlenceyi ve özgürlüğü simgeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kompozisyonun simetrik ya da asimetrik dengeye dayalı olmasının en önemli kriteri, eserin konusu ve içeriğidir. Gerek simetrik, gerekse asimetrik düzenlemelerle oldukça etkileyici sonuçlar elde etmek mümkündür. Sanatçı, oluşturduğu kompozisyonlarda optik ağırlıklara sahip unsurları belirli dengeler içinde biraraya getirir. Asimetrik bir kompozisyon içinde kurulan dengeyi nesnel olarak değerlendirebilmek için kompozisyonu aynadan ters izlemek ya da ters çevirmek gibi yöntemlere başvurulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kompozisyonun alt ve üst bölümünde yer alan unsurlar arasındaki ilişki hiçbir zaman yokedilmemeli, bütün görsel unsurlar optik bir merkez çerçevesinde toplanmalıdır. Yani, kadraj kendi içinde bir dengeye sahip olmalıdır. Kadrajı oluşturan dikdörtgen dikey bir eksenle ikiye bölündüğünde optik ağırlığın, çizginin her iki tarafında eşit olarak dengelenip dengelenmediği gözle görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadrajın belirli bir bölgesinde kümelenen beyaz boşluk denge sağlamada çok önemli bir role sahiptir. Beyaz boşluk, optik ağırlık oluşturmada bazen görsel unsurlara daha belirleyici bir işlev üstlenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük boyutlu ve koyu renkli görsel unsurlar, küçük ve açık tonlu unsurlara oranla daha fazla optik ağırlığa sahiptir. Siyah-Beyaz çalışmada kullanılan canlı bir renk optik dengeyi bulunduğu yöne doğru kaydırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir kompozisyon ilkesi, kural ilkesi taşımaz. Bunlar daha önceki konularda bahsedildiği gibi insanın doğasında bulunan sonradan keşfedilmiş formüllerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Devamlılık ve Yön&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada Araplar dışındaki bütün insanlar soldan sağa doğru okuyup yazarlar. Doğumundan ölüme kadar soldan sağa doğru bir yön izledikleri için bu da insanlarda bir yön ve hareket duygusuna yol açar. Okuyup yazma dışında bütün görsel etkileşimleri de bu yönde yönde yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzleyicinin gözü, eser üzerinde bir çizgi ya da kıvrım boyunca hareket eder. Göz bir unsurdan diğerine doğru kesintisiz geçişler yapabiliyorsa, devamlılık sağlanmış demektir. Sanatçı, izleyicinin ilgisini konuya yönelterek, onu fotoğrafların labirentlerinde dolaştıracak görsel devamlılığı yaratmak zorundadır. Devamlılığı sağlamada aşağıdaki yöntemlerden yararlanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Görsel unsurlar gözün normal hareketlerine uyucak bir yönde yerleştirilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Algılama yönü, okuyucunun dikkatini dağıtmayacak biçimde düzenlenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Göz alışkanlık gereği, soldan sağa ve yukarıdan aşağıya doğru bir yön izler. Gözün yatay hareketleri ise dikey hareketlerine göre daha kıvrak ve hızlıdır. Ayrıca göz; büyükten küçüğe, koyu tondan açık tona, renkliden renksize, alışılmış olandan alışılmamış olana doğru bir algılama sırası izler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim yön konusunda değineceğimiz başka bir unsur da çerçevelemedir. Ne kadar bu konuyla ilişkisi yok gibi gözükse de bizim ana temaya odaklanmamızı sağlayan, merkeze doğru yönlendiren bir unsurdur. Bu ögeyi nasıl kullandığımıza gelince; iki türlü çerçeveleme vardır. Birincisi yapay olarak bizim yarattığımız çerçevelerdir. Bunlar stüdyolarda kullanılan kompozisyon malzemeleridir. Diğeri ise doğal çerçevelemedir. Bu çerçevelemede doğal malmezemenin kullanılmadığı yerler vardır fakat mekan içinde sizin isteminiz dışında bulundukları için bu ismi almışlardır. Bunlar bir portre çekiminde vücut uzullarının (kol gibi) kullanılması, bir figür çekiminde bir sarmaşık dalının kulanılması gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4) Ritm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat olgusu evrenseldir. Yaşamın her evresinde ve sanatın her dalında ritm esastır. Her yaratıcı süreçten geçen tasarımda da ritm duygusu bulunur ve seyredilebilirliği ile doğru orantılıdır. Ritm müzikte olduğu gibi plastik sanatlarda da vardır. Bizim burada bahsedeceğimiz ritm matematiksel kavramlarla ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ritm, fotoğrafta temel alınan objenin çoğul ağırlığının, tekil ağırlığından daha etkili gözükmesiyle ilgilidir. Örnek olarak yan yana duran dört tane 1 mi ( 1 1 1 1), yoksa toplamları olan (4) sayısı mı daha etkilidir. Tabi ki yan yana duran dört tane 1. Nedeni ise; (1) sayısı ya da (4) sayısı arasında matematikteki rakamsal farklılıktan başka bir fark yoktur ama sayılara sayı değilde görsel imge olarak bakarsak yan yana durmalarından dolayı kaynaklanan şekil beyne bir hareket işareti verir. Bu da bize ritmden doğan bir hareketlenme, bir çoşku ve seyredilebilirlik kazandırır. Ritmi oluşturmak için aynı objelerin olması yetmez. Eğer iki aynı obje yan yana geldiyse bu durumdan doğan tek bir aralık vardır. Bu da ritmin oluşmaması için yeterlidir. Bu durumda ritm, üç obje ve buna kaynaklı olarak iki aralıktan oluşmaktadır. Objelerin sayısal niteliklerinin dışında da başka bir özellik vardır ki bu da objelerin benzer olmasının yetmeyişidir. Objelerin özdeş olması da gerekir. ÖRN: Bir tank konvoyunun geçişiyle oluşan gerilimin, piyadelerin geçişiyle oluşan gerilimden daha az oluşu gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ritm ögesi çoğunlukla başka görsel ögelerle bileşik olarak bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ritm+perspektif: Örneğin bir tren hattının traverslerini peşpeşe gösteren ya da ağaçlıklı bir yolun derinlemesine oluşu fotoğrafta bu iki ögenin bulunuşunu gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ritm+ışık: Cephe ışığı ile aydınlatmada ritmin etkisi minimaldir. Ters, yarı-ters veya yanal ışıkta ise maksimumdur. Bu yüzden ritm ögesine dayalı fotoğraflarda ışık seçimi önem taşır. Ve çokluk bu fotoğraflarda ritm kadar ışık ögesi de baskındır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ritm+keskinlik: Ritme dayalı bir fotoğrafta ögelerin hepsinin eşit kesinlikte olması önemlidir. Bu yüzden bu ögelere dayalı fotoğraflarda sınırsız kesinlikte kullanılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ritm+şema: V şeklinde dizilmiş bir uçak veya göçmen kuş filosunda şema ve ritm birbirinden güç alan komşu ögelerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ritm+hareket izlenimi: Hız ve hareket izlenimi fotoğrafta hareket netsizliği ile ifade edildiği gibi stroboskobik çekimlerle, hareketin analitik tesbiti ile de verilebilir. Bu tür çekimlerde hareket çok sayıda eşdeğer ve eşit aralıklı görüntü ile verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapay ritm etkisi veren filtreler: Bunlar prizmatik filtrelerdir eş merkezli veya lineer çok sayıda yüzey yardımı ile tek bir öge çok sayıda ritmik öge haline getirilir. Aynı teknikle yapılan hız filtreleri ile de hız ve hareket izlenimine benzer yapay görüntüler elde edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5) Sadelik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğrafa ulaşmanın yolu çıkarımsaldır. Çoğu kez etrafımızda o kadar fazla gereksiz ayrıntılarla uğraşıyoruz ki sadece sıkıldığımız için yalınlaşıyor ya da içinde bulunduğumuz ortamı kabullendiğimiz için yalınlıktan hoşlanıyoruz. Kadrajımızda sadeliği yakalamanın belli yolları vardır. Bunlardan birkaçı konuyla aramızda olan mesafeyi azaltmak veya odak uzaklığını büyütmek, alan derinliğini azaltmak ve konu karşısında sabırla sadeliği yakalamak. Ünlü heykeltraş Rodin söylediği bir sözle bu konuyu çok iyi açıklamıştır. "Ben mermerin heykele benzemeyen taraflarını yontuyorum, ve geriye heykel kalıyor." demiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6) Doku&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doku, bir nesneyi nesne yapan bir özelliktir. Bizim bugüne kadar hissettiğimiz bütün cisimler dokularıyla vardır ve dokuları olduğu sürece biz onları tanımaya devam edeceğiz. Fotoğrafta da bu özelliği nesneyi izleyiciyi yormadan tanıtabilmek için kullanmaktayız. Dokuyu, gerek çekimlerde olsun, gerekse de baskı esnasında olsun basit kontrast teknikleriyle de çıkarmamız mümkündür. Ayrıca dokuyu abartmak bizim gündelik hayatta hissettiğimiz üç boyutlu dokuyu iki boyutlu zeminde gerçekliğe yaklaştırmamızı sağlayacaktır. Dokuyu ön plana çıkarmak ortamda bulunan ışık-gölge etkisiyle de ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7) Hareket ve Farklı Bakış Açıları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz, dünyanın dönüş hızına ve yerçekiminin dayanılmaz baskısına alışmışız. Neden dayanılmaz baskı dediğimi merak etmişinizdir. Bunun nedeni bu baskının farkında olduğumdan değil, fotoğrafın bana bazı gerçekleri anlatmasından kaynaklanmaktadır. Fotoğraf bana bunu nasıl anlatır? Haraket ve farklı bakış açıları için insan usunun ve bedeninin de bazı sınırları vardır. Örneğin hızlı giden bir araç lastiğinin belirli bir hıza geldiğinde geri dönüyormuş gibi gözükmesi ya da hızla aşağı düşen bir hız oyuncağında bütün kanınızın çekiliyor gibi veya çok yüksek irtifadan baktığınızda düşücekmiş gibi hissetmeniz sınırlarımızın birkaçıdır. Fakat fotoğraf bu duygularının hiçbirini size yaşadığınız gibi hissettirmez. İşte fotoğraf, burada, bizim tek amacımız olan izleyici üzerinde bir etki oluşturmak için önemlidir. Bu etkinin oluşma nedeni bizim hiçbir zaman duyularımızla hissedemeyeceğimiz hızları ve açıları bize iki boyut üzerinde kitap okur gibi izlettirmesinden kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IŞIK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işık Teorisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işımayla yayılan ve görme duyusuyla algılanan enerji biçimine ışık adı verilir. Işık fiziksel bilgilere göre doğrular boyunca ve dalga biçimde yayılmaktadır. Etrafımızdaki maddi varlıkları görmemize ve renkleri ayırt etmemize yarayan ışık, doğada rastlanılan elektromanyetik dalga şekillerinden biridir. Işık elektrik, ısı gibi bir enerji türüdür. Işık dalgaları elektromanyetik dalgalar olarak isimlendirilebilir. Elektromanyetik dalgalarkatı cisimlerden yansır, sıvı cisimlerde ise kırılmaya uğrar. Elektromanyetik dalgalar; radyo, telsiz, kızılötesi, görünen ışık, mor ötesi, x ve gamma ışınlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünen Işık: 400 ile 740 milimikron arasındaki dalgaboyları, görülür dalga boylarıdır. Atmosferde ışık üretmeyen toz molekülleri, su damlacıkları ve değişik moleküller vardır. Atmosfere giren güneş ışığı bu cisimler tarafından tekrar tekrar kırılarak yol alır. Işığın kırılmasına yol açan bu cisimler ışığı yansıtır. Ve bizim gözümüze değişik renklerde görünürler. Doğada bir cismin görülebilmesi için cismin ya ışık yayması ya da ışığı yansıtması gerekir. Işık yayan cisimlere ışık kaynağı, ışık yaymayan cisimlere karanlık cisimler denir. Bunlar ışık kaynağından gelen ışığı yansıtırlar ve bu şekilde görülebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözün Algılaması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Bir cisim gözden ne kadar uzaktaysa (yani cismin göze göründüğü açı ne kadar küçükse) o cismin görülebilmesi için pırıltısının da o oranda büyük olması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Bir ışık kaynağı ne kadar büyük ve kaynakta göze o kadar yakınsa kamaşma tehlikesi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Gözün değişik aydınlık şiddetlerine adaptasyon denir. Karanlık ve aydınlık adaptasyonu olarak iki çeşittir.karanlık adaptasyonu oldukça yavaş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Işık saydam olmayan cisimlerden geçemez. Bu nedenle saydam olmayan cisimlerden geçemediği zaman o cismin gölgelerini oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer ışıklandırma sırasında kullanılan ışık kaynağı küçükse ortaya çıkan gölge sahasının sınırları geniştir. Bu gölgeye tam gölge denir. Işık kaynağı büyükse sınırları tam olarak belli olmayan bir gölge oluşur. Bu gölgeye yarı gölge denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulutsuz bir günde gün ışığının ışık-ısı derecesi daha yüksektir. Yani renk dengesi de mavi ağırlıklıdır. Açık havada bir konunun gölgede kalan kısımları yalnızca etraftan yansıyan ışınlarla ve gökyüzünden düşen ışınlarla aydınlatılmıştır. Bu nedenle gölgede bulunan konuların görüntülenmesi durumunda görüntülerin mavi bir renk içerdiği görülecektir. Bu durum insan yüzü ve derisi üzerinde etkisini belirgin şekilde gösterir. Ayrıca olay kar manzaralarının ya da beyaz nitelik gösteren konuların görüntülenmesi sırasında da karşımıza çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RENK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Renk Teorisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Renk, ışık aracılığıyla çeşitli cisimlerden yansıyarak gelen ışınların görsel algıda kişide oluşturduğu bir duygudur. Bir renk aynı sistemin içinde ve üç ayrı oluşumun birbirini izlemesi sonucu oluşur. Bunlar ışık, göz ve beyin arasındaki ilişkidedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fiziksel Sistemde Renk: Işığın ölçüler ve rakamlarla geniş bir şekilde incelendiği bir fiziksel olaylar topluluğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyolojik Sistemde Renk: Işığın göz retinası üzerinde ve sinirlerde meydana getirdiği değişimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Psikolojik Sistemde Renk: Çeşitli ışık değerlerinin ve ışık etkilerinin beyinde uyandırdığı etkilerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu farklı sistemlerin, çok yönlü incelemerine rağmen rengin dört ayrı ana ögeden meydana geldiğini söyleyebiliriz. Bunlar sırası ile ışık, yüzey, göz ve algılamadır. Yani rengin kavranabilmesi için bir ışık kaynağına, ışık kaynağının üzerine gönderdiği ışık ışınlarını yansıtacak ikinci bir ışık kaynağına ya da yüzeye onu görmek için bir aracı olan göze ve en sonunda da onu algılamamız için gerekli olan beyne ihtiyacı vardır. Işık ise bir enerji kaynağından gözümüze gelen ışının elektromanyetik dalgalara dönüşmüş halidir. Bizim için özelliği olan ışık, genelde beyaz ışıktır ve 6 ayrı rengi içermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Renkler, oluşum materyallerine göre ikiye ayrılır. Bunlar ışık renkleri (eklemeli sentez), diğeri de pigment renkleri (çıkarmalı sentez)'dir. Işık renklerinin birbiriyle karışması, karışıma ışık eklediği için bu eklemeli sentez olarak tanımlanır. Eklemeli sentezle elde edilen renkler daha açık olur. Pigment renklerinin birbiriyle karışması ise karışımdan ışığın çıkmasına yol açar. Bu olay çıkarmalı sentez olarak adlandırılır. Çıkarmalı sentezle elde edilen renkler daha koyudur. Bu iki tür renk birbirleriyle zıt olarak çalışır. Birinin birincil (ana) renkleri diğerinde ikincil, birinin ikincil renkleri diğerinde birincil (ana) renklerdir. Ara renkler ise bir ana ve bir ikincil rengin karışmasından oluşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işık Renkleri (Eklemeli Sentez)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işık renkleri, güneş ışığında bulunan üç birincil renk ve bunların karışımlarından oluşmaktadır. Işık renklerinin birincil renkleri mavi, yeşil ve kırmızıdır. İkincil renkleri ise iki birincil ışık renginin birleşmesinden doğar. Bunlar da mavi ve yeşilin birleşiminden cyan mavisi, yeşil ile kırmızının birleşiminden sarı ve kırmızı ile mavinin birleşiminden ise magenta kırmızısı oluşmaktadır. Bu üç birincil rengin karışmasından beyaz oluşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pigment Renkleri (Çıkarmalı Sentez)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğada toprakta toz halinde bulunan boya yapımında kullanılan pigment adında bir özdür. Bizim bildiğimiz pastel ve yağlı boya yapımında kullanılan bir maddedir. Bizim buradaki amacımız plastik sanatlarda kompozisyon ögesi olan rengin kendi içerisindeki yapısını ve özelliklerini çözümlemektir. Pigment renklerinin birincil (ana) renkleri magenta kırmızısı, cyan mavisi ve sarıdır. İkincil renkler ise kırmızı mavi ve yeşildir. Ara renkler ise bir ana ve bir ikincil renklerin karışımından oluşmaktadır. Bunlar emerald yeşili, deniz mavisi, açık yeşil, menekşe moru, karmin kırmızısı ve turuncudur. Bu üç birincil rengin karışmasından siyah oluşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rengin Yapısal Özellikleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rengin yapısal niteliklerine bağlı olarak duygusal etkinlikleri şu şekilde sıralanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Renk, kullanıldığı mekanı etkilemektedir. Örneğin bir mekanda parlak renklerin yoğun olarak kullanılması heyecan ve neşeli bir etki yaratırken, sakin ve pastel tonlardaki renkler dinlendirici bir etki yaratmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Mekana birlik yada çeşitlilik kazandırır. Sıcak ya da soğuk grup içindeki benzer renk düzeni veya tek renkten oluşan bir düzen ve birlik duygusuna katkıda bulunurken, farklı renklerden oluşan bir düzen, çeşitlilik duygusunu vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Malzemenin öz niteliğini ifade eder. Kırmızı kiremit bir çatıya, gri taş duvarlara, kahverengi ahşap doğramalara sahip bir yapı her malzemenin öz niteliğini gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4) Renk formu belirler. Bir çizgi, iki boyutlu bir yüzey veya üç boyutlu bir hacim, çevresiyle, geri planıyla, karşıt renklerin kullanımıyla belirlenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5) Oranları etkiler. Yatay çizgilerde zıt renklerin kullanımı genişlik duygusunu, düşey doğrultularda kullanımı ise yükseklik duygusunu uyandırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6) Ölçeği ortaya çıkartmaktadır. Tek renkli elemanlardan oluşan bir yapının ölçeğini uzaktan belirlemek güçtür. Yapı elemanları zıt renklere sahipse ölçeği uzaktan daha iyi anlaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7) Ağırlık duygusu oluşturur. Koyu renkli elemanlar ağır, açık renkli elemanlar ise daha hafif görünür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8) Bazı hissi duygular içerir. Sıcak ve soğuk olarak ikiye ayrılırlar. Bunların sarı, turuncu, kırmızı renkleri sıcak, mavi, mor, yeşil ise soğuk renkerlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Renk Kontrastı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Renklerin kendi aralarında kontrastlığı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kontrastlıkta renkler fazla nötrleşmeyip, kırılmadan kendi renklilik güçleri içinde bulunurlar. 3 ana renk en iyi kontrastlık örneğidir. Ara renklerin kontrastlığı (turuncu, yeşil, mor) ana renklerin kontrastlığından (kırmızı, mavi yeşil) daha zayıftır. Çünkü renkler ne kadar da olsa birbirleriyle karışıma girmiştir.renklerin sınırları siyah ve beyazla belirlendiğinde kontrastlık artar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık-koyu kontrastı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyah-beyaz zıt iki kutuptur ve en güçlü açık-koyu kontrastlığını oluşturur. Aralarında sayısız grilerin tonları vardır. Doğadaki nesnelerden tam siyah bir kadife en koyu siyah, baryum sülfat en saf beyaz olarak bilinir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak-soğuk kontrastı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Renkler sıcak-soğuk yönünden ikiye ayrıldığını söylemiştik. Bu renklerin bir arada kullanımı bir kontrastlık oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamlayıcı kontrast&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Renk çemberinde karşılıklı renkler birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Başka bir değişle üç ana rengimizin ikisinin birbiriyle karışıp, geride kalan üçüncü bir ana renkle tamamlayıcılık oluşturmasıdır. Bu renklerin birbirini tamamlaması dışında örneğin sarı ve morda olduğu gibi oldukça kuvvetli açık-koyu kontrastlık özelliğini de içermektedirler. Tamamlayıcı renk çiftleri karıştırıldığında koyu bir nötr grilik verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eş zamanlı kontrast&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göz bir renge sürekli baktığında onun tamamlayıcısını arar ve bulamayınca olmadığı halde üretme çabasına girer. Buna eş zamanlı kontrastlık denir. Bu renk gerçekte yoktur. İzleyicinin gözünde bir renk duyumu olarak üretilen bir renktir. Örneğin sürekli yeşil bir cisme baktıktan sonra göz kapatılıp ışığa çevrilirse gözün önünde kırmızı bir leke oluşur. Bu kırmızılık, yeşilin yutarak yansıtmadığı kırmızı ışınların gözde hissedilen eksikliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öznitelik kontrastı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kontrastlık durgun ve ışıklı rengin sağır (bir rengin aydınlık bir rengin yanında sönük durma hali) ve bulanık renge olan zıtlığıdır. Öznitelik kontrastı oluşturmak için bir rengin ışıklı ne mat hali ilişkiye sokulur. Farklı renklerin ışıklı ve mat halleri kullanılırsa başka kontrastlıklar oluşur. Renk beyazla karıştırıldığında soğuklaşır, siyahla karıştırıldığında kararır, ışıklılık güçleri azalır, gri ile karıştırıldığında renkler nötrleşmeye doğru gider. Tamamlayıcısı ile karıştırıldığında, karışım oranlarına göre renk doymuşluklarından kaybederek nötrleşmeye doğru giderler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağırlık alanı kontrastlıkları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kontrastlık türü renklerin ışıklık gücü ve renk doymuşlukları ile kapladıkları alanlar arsındaki bağlantıları, buna bağlı olarak denge ve dengesizlik durumlarını kapsar. Rengin etki gücünü belirleyen iki etkenden biri rengin doymuşluk derecesi diğeri bu dereceye göre kapladığı alandır. Kırmızı ve yeşil aynı ışıklılığa sahip olduklarından eşit alanlar kapladıklarında dengelenebilmektedirler. Buna karşılık sarı ve mor farklı ışıklılığa sahip oldukları için eşit alanlar kapladıklarında bile dengelenemezler. Dengeyi sağlamak için sarının kapladığı alanın küçültülmesi veya morun kapladığı alanın büyültülmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Renklerin Psikolojik Etkileri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi: Koyu tonlarda ve yoğun olarak kullanıldığında moral bozan, kasvet veren bir etki, açık tonlarda kullanıldığında veya beyazla karıştırıldığında yatıştırıcı ve güven veren bir etki yaratır. Mavi sindirmeyi ve koromayı sembolize eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşil: Kullanıldığı mekanda sakin, hassas ve yumuşak bir etki yaratır. Neşe ve sükuneti ifade eder. İnsanı dinlendirici bir etkisi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarı: Kullanıldığı mekanda uyaran, neşelendiren, dikkat çeken bir etki yaratır. Genişlemeyi, iletişimi ifade eder. Hatta bazı sanat çevreleri sarının kırılmış tonlarını sorunlu renk olarak tanmlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı: Kullanıldığı mekanda heycanlandırıcı, uyarıcı bir etki yaratır. Beyazla karıştırıldığında cana yakın bir etki uyandırır. Enerji ve gücü ifade eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pembe: Küçük alanlarda kullanıldığında zenginliği ve önemi vurgular. Geniş alanlarda ise rahatsız edici bir etki yaratır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gri: Maviye doğru giden tonlarda kullanıldığında kasvetli, beyaza doğru giden tonlarda kullanıldığında ise huzurlu bir etki yaratır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyaz: kullanıldığı mekanda güneş ışığını kullanıyorsa uyarıcı, neşeli bir etki yaratır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rengin Biçimle Olan İlişkisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Renk ve biçim görsel alanda bir bütün olarak kabul edilmektedir. Kandinsky renk ve biçime yönelik şunları söylemektedir. "Sınırsız olarak yayılan bir renk düşünülemez. Sadece hayal gücü veya bir espri görüşü, sınırsız bir rengi temsil etme imkanını verir." Kandinsky'e göre biçim, kelimenin dar anlamıyla bir alanın diğer bir alanla sınırlandırılmasından başka birşey değildir. Bu biçim, dış karakterin tanımıdır. Yani Kandinsky daha geniş anlamda, dışa ilişkin şeyin zorunlu olarak bir iç ögeyi de içerdiğini ileri sürer. Biçimin dış sınırlamasının içeriyi en iyi ortaya koyması halinde tam amacına ulaşmışsayılmaktadır. Renkler gibi salt biçimlerin de anlatım değerleri ve bazı özellikleri bulunmaktadır. Bir yapıtta biçim ve rengin anlatımcı kalite uygunluğu bulunmalıdır ya da biçim ve renk karşılıklı birbirlerini anlatım yönünden desteklemelidir. Yapılan araştırmalarda üç ana rengin anlatım değerleri olduğu gibi üç ana biçim olan kare, üçgen ve dairenin de açık ve belirli anlatım değerlerinin bulunduğu kabul edilir. Örneğin; kareye karşılık olan renk kırmızı kabul edilmektedir. Kırmızının ağır ve saydam olmayan durumu, karenin ağır ve durağan yapısına uygunluk göstermekte ve birbirilerini tamamlamaktadırlar. Üçgen biçimi ise sivri uçlu, açılarıyla karşı koyucu, saldırıcı bir etkide olduğu bilinmektedir. Üçgene karşılık olarak açık sarı kabul edilmektedir. Üçgen ve sarı düşünmenin simgesi ve anlatımı olarak görülmektedir. Karenin sertlik ve katılığına karşı daire gevşemişlik ve rahatlamışlık duygusu ile sürekli devinim elde etmektedir. Daire kendi bütünlüğü içinde hareket eden zihinsel anlatımı ve simgesi olarak kabul edilmektedir ve rengi mavidir. Bunun yanında astroloji ve astro fizik alanında da dünyanın simgesi eş kenar bir üçgen üzerinde bir daire olarak simgelenir. Yani düşünen kavram olan üçgen ve mavi rengi taşıyan devinim içinde olan zihni simgeleyen daire. Karışım renklerinden turuncu ile yamuk biçimi, yeşil renk için kenarları dışa doğru şişkinleşmiş üçgen biçimi, mor renk içinse de elips biçiminin uygun düşen biçimler olduğu kabul edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Renklerin ve biçimlerin birbirilerinin karakterlerini değiştirebildikleri gibi etkilerini de azaltabildiğini ya da çoğaltabildiğini söyleyebiliriz. Yanyana iki renk ve iki biçimin birbirinden etkilendiği gibi renk ve biçimde birbirinden etkilenmektedir. Renk ve biçimin bir bütün olduğunu aynı zamanda duyuş, düşünüş özünün olduğunu söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESTETİK VE GÜZELLİK KURAMLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatın Tanımı&lt;br /&gt;Sanat sözcüğü dar anlamda daha çok plastik veya görsel dediğimiz sanatlara bağlanmakla beraber geniş anlamda Fonetik (ses ve söze biçim veren) ve Ritmik (herekete biçim veren) sanatları da içine alır. Tüm sanatlarda hoşa gitme isteği yatar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat en kısa tanımı ile hoşa giden biçimler yaratma gayretidir. Bu biçimler bizim güzellik duygumuzu harekete geçirir. Duygularımızı harekete geçiren şey de biçim bağlantılarının birliği ve ahengidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sese, söze, maddeye, hacme, renk-çizgi ve yüzeye hoşa giden bağlantıları bulunan, ahenkli biçimler vermek ya da vermeye çalışmak sanattır. Başka bir deyişle insanın duygu, düşünce ve heyecanlarının, ruhsal deneylerinin başkalarına aktarılabilmesi, yani duygu ve düşüncelerin biçimlendirilmesi sanattır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat, duyan ve görebilen kişide estetik beğeni ve coşku yaratan karşılıksız bir algılama çabasıdır. Karşılıksız algı her canlıda doğal olarak vardır. Bu doğal algılama nesneldir. Varlığın korunması ve yaşamın sürdürülmesi nesnel isteklerin elde edilmesi ile olur. Hiç bir nesnel istekle açıklanamayacak algılanmalar da vardır. Bu karşılıksız algıya ruhun algılaması da denebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BERGSON: "Doğa, sanatçıdaki algıyı, nesnel bir isteğe bağlamasını unutmuştur." der. Sanatçı karşılıksız algılama sırasında bütün nesnel isteklerini ve gereksinimlerini, ruhsal dünyasındaki algı ile unutmaktadır. Sanatçı güzeli karşılıksız bir algı sonucunda yaratır. Böylece güzel sanatın başlıca konusu olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoşa giden bağlantılar güzellik duygusunu oluşturur. Objelerin biçim, yüzey ve kütlesinin belli ölçülere göre düzenlenmesi insanın hoşuna gider. Böyle bir düzenin eksikliği ise ilgisizlik, büyük bir sıkıntı, hatta bir tiksinti verir. Güzellik duygusunun tersi ise çirkinlik duygusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜZELİN TANIMI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihin her döneminde güzel tanımlanmaya çalışılmış fakat ortak bir tanım ortaya konulamamıştır. Güzel hakkındaki tartışmalar ortak bir tanım getiremese bile güzele ilişkin düşüncelerin gelişmesini sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eflatun: Güzelin insanda, bilimde, yasalarda, doğruda, gerçekte, iyide ve tanrıda olduğunu savunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokrat: Güzeli amaca uyan veya amaç yerini tutan, ya da sevilen şey diye tanımlamıştır ve Eflatun'a yakın bir açıklama yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aristo: "Poetika" adlı yapıtında güzeli büyüklük ve düzende görürken tanım yapmanın çok zor, hatta olanaksız olduğunu belirtmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plotinos: Güzeli, görülen ve duyulanın ötesinde ideal alanda ararken daha genel bir düşünce geliştirmiştir. Biçim üzerinde durmuş, biçimlenmemiş şeylerin çirkin olduğunu söylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Campanella: Güzeli iyi ile, çirkini kötü ile ilgili görmüş, güzelde bilgelik, güçlülük ve aşk gibi üç unsur bulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kant: Güzelin ahlakın bir simgesi olduğunu belirtmiş, güzelin çıkarsız bir uğraşın sonucu olduğunu vurgulamıştır. Güzeli, yarar sağlamayan fakatkişide estetik bir çoşku uyandıran bir kavram olarak nitelendirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tanımlar ya da düşünce biçimleri gösteriyor ki nerede olursa olsun onu bulmak ve sergilemekyine sanatın görevidir. Bu görüşü geliştiren Oskar Wilde'in "Doğa Sanatı Taklit Ediyor" sözüne katılmamak elde değil. Çünkü biz doğaya sürekli olarak sanatçı gözüyle bakmaktayız. Doğa her zaman aynı doğa olduğu halde biz doğaya maden devrinde başka bir gözle, romantikdevirde başka bir gözle baktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzele İlişkin Kurallar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzeli estetik açıdan ilk kez araştıranlar eski Yunanlılar'dır. Eski Yunan düşünürleri güzele ilişkin çeşitli kuramlar getirmişlerdir. Bu kuramlardan en ünlüsü Aristo'ya aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aristo'nun Güzellik Kuramı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aristo güzellik için üç koşul öngörmektedir. Bunlar düzen, simetri ve sınırlılık'tır. Eğer bir şey bu üç koşula uyarsa güzeldir. Bu koşullar bizi matematiksel bir doğruya götürmektedir. Bu açıdan bakıldığında güzel, ölçü ve orantı işi olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzen: Bir sanat yapıtı düzen içinde oluşturulmalıdır. Aristo, koşul olarak düzeni önerirkendoğadan ve toplumdan esinlenmiştir. Doğa belli bir düzen içindedir. Toplmunda bir düzen sonucudur. Kişi ise toplum içindeki düzenin bir ögesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simetri: Simetri düzen gereğidir. Parçalar belli bir noktaya göre birbirlerine eşit olacak biçimde eşit olmalıdır. Toplumdaki bu simetri, denge yasalarına uyar. Doğumların simetrisi ölümdür. Kişinin çirkinliği gövde uzullarının simetri olmayışıyla açıklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınırlılık: Aristo bu üçüncü koşulu ileri sürerken "İnsan sınırsız şeyleri tanıyamaz." der. Gerçekten de insan usu, sınırsız olan bir şeyi kavrayamaz. Sınırlı olan şeyleri tanımak daha kolaydır. Küçük ve büyük için de durum aynıdır. Bakış küçük şeylerde sürekli duramaz. Çok büyük şeylerin kavranması oldukça zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak güzellik orantılı bir güzellikle elde edilir. Çünkü orantılı büyüklüktee düzen ve sınırlılık vardır. Aristo'ya göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzellik = Simetri + Düzen + Sınırlılık + Büyüklük&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kant'ın Güzellik Kuramı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alman düşünürü Kant oldukça ilginç bir kuram ortaya koymuş ve güzeli dört açıdan incelemiştir. Bunlar güzelin niteliği, güzelin niceliği, güzelin ilişkisi ve güzelin yönüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzelin Niteliği: Güzel karşılıksız bir haz alma duygusudur. Güzel kişinin hiç bir nesnel isteğine yanıt veremez. Buna karşın güzel sevilir ve aranır. Güzelin sevilmesinde kişisel bir çıkar yoktur. Güzelin beğenilmesini ahlak kuralları bile engelleyemez.güzel çıkardan arınmış bir algılamadır. Estetik beğeni karşılıksız bir algının sonucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzelin Niceliği: Güzel genel ve yaygındır. Güzel her yerde güzeldir. Güzel karşılıksız bir algılamanın sonucu ise bir kişi için güzel olan şey herkes için güzeldir. Örneğin Venüs heykeline kimse çirkin diyemez. Burada nesnel bir isteğe bağlı beğeni ile estetik beğeniyi birbirine karıştırmamak gerekir. Basit beğeniler için verilen hüküm değişkendir. Oysa estetik beğeni için verilen hüküm geneldir. Estetik yargılamada etkilenme yoktur. Sonuç olarak güzel, kavramsız olarak hoşa giden şeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzelin İlişkisi: Güzel Kant'ın deyimi ile amaçsız bir amaçlılık (Finalite) tır. Beğeni yargılarına, ne hoş ne de iyi ile ilişkili yargılar karıştırılmamalıdır. Çünkü beğeni yargıları evrenseldir. Kant, sonunda, güzelin ilişkisi yönünde şöyle bir tanımlamaya varıyor ve "Güzel, belirli bir amaç gözetmeksizin bir şeydeki ahengin yalnız biçimini algılamaktadır" diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzelin Yönü: Güzel herkese karşılıksız bir algılanmayı telkin eder. Toplumda ortak bir estetik beğeni, bir çoşku yaratır. Güzel herkesce güzeldir. Kimse ben güzeli sevmem diyemez. Genel yönde budur. Kant güzeli yön açısından inceledikten sonra "Güzel, kavramsız olarak zorunlu bir haz almadır" diye tanım yapmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kant'ın güzeli ilişkin kuramı kesin kez doğru olarak kabul edilmemiş ve eleştirilere hedef olmuştur. Güzelin karşılıksız bir algılama olduğu bir gerçektir ama birinin güzel dediğine herkesin güzel demesi de beklenemez. Klasik yapıtların güzelliği tartışma götürmezken bugün Picasso bile eleştirilmektedir. Güzel soyut bir oluşumun sonucudur. Bu nedenle estetik yargılara evrensel gözle bakamayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Estetik ve Sanat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatı nasıl tanımlarsak tanımlayalım teorik olduğunu kabul etmek zorundayız. Güzelliğin soyut anlamı sanat gayretinin ancak ilk basamağıdır. Bu gayrete girişenler yaşayan insanlardır. Yaptıkları herşey yaşamın tüm etkileri altındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatta üç basamak vardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Maddi özelliklerin algılanması (Renkler, sesler, hareketler ve birçok karışık, tanımlanamayan fiziki dış tepkiler.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Algıların hoşa giden biçim ve kalıplara dökülmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Algıların düzenlenmesi, bir duygu ve heyecan ifadesini bulması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Estetik ya da "güzel duygu bilimi" yalnız ilk iki basamakla ilgilidir. Sanat bu gibi duygu değerlerinden daha çoğunu içine alabilir. Denebilir ki, sanat tartışmalarındaki hemen hemen tüm anlaşmazlıklar bu farkı göz önünde tutmamaktan ileri gelir. Yalnız sanat tarihine ait fikirler güzellik kavramı üzerinde yapılan tartışmalara karıştırılarak, sanatın amacı ve güzelliğin özelliği içinden çıkılmaz bir şekle sokuluyor. Sanatın amacı duyduğumuzu ve hissettiğimizi başkalarına ulaştırmaktır. Güzellik ise bazı biçimlerin bize verdiği duyuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biçim ve İfade&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İfade, doğrudan doğruya duygu tepkilerini anlatan bir sözcüktür. Sanatçının biçimi yaratırken başvurduğu düzen de başlı başına bir ifade tarzıdır. Ölçü, denge, ritm ve armoni gibi terimlere ayrılabilen biçim aslında sezgiyi dayanır. Sanatçı çalışırken biçimi düşünsel gayretle oluşturmaz. Onu, heyecanlarını yönelterek ve sınırlayarak oluşturur demek daha doğru olur. Sanatı "Biçim verme isteği" diye tanımladığmızda sadece düşünsel bir çalışmayı değil, tümüyle içgüdülere bağlı bir çalışmayı kastediyoruz. Bu nedenle primitif sanatın Yunan sanatından güzellik açısından daha aşığıda olduğunu söyleyemeyiz. Daha aşağı bir uygarlık katında olsa bile aynı derecede, hatta daha güzel bir biçim içgüdüsünden doğmuş olabilir. Sürekli biçim elemanlarını geçici ifade elemanlarından ayırt edemediğimiz sürece bir devrin sanat düzeyinden söz edemeyiz. Daha az karışık olabilir fakat, biçim karışıklık derecesine göre değerlendirilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimesis Kuramı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimesis estetikte görülen şeylerin taklidi anlamına gelmektedir. Önce Eflatun, sonra Aristo ve daha sonra da günümüze kadar filozoflar tarafından ele alınan Mimesis kuramına göre sanatçı gerçeği taklit eden kimsedir. Bu taklit ne denli başarılı olursa sanat yapıtı da o denli başarılı olacak ve büyük değer taşıyacaktır. Mimesis kuramına göre ünlü Yunan ressamı Zeuxis gibi üzüm salkımlarını öyle yapınız ki kuşlar üzümleri gerçek sanıp gelsinler! Myron gibi öyle bir inek heykeli yapınız ki buzağılar süt emmeye gelsinler! Öyle bir roman yazın ki okuyanlar mahkeme tutanaklarının yayınlandığını sansınlar! Bu kuram aynen anlatıldığı gibi sürmektedir. Fakat taklit edilen kavramlar değişmiştir. Kavramlar somut kavramlardan soyut kavramlara yönelmiştir. Örneğin varoluşu taklit etmek gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Espri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felsefede maddesel olmayan, düşünce, akıl, zihin, hafıza, tasavvur, hüküm, hissetme, düşünme tarzı, hakim güç, mizaç olarak tanımlanan espri, oluşları kendi açımızdan söylemektir. Plastik eseri oluşturan fikir yapısında, spritüel havayı egemen yapmak, esere espri katmakla olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plastif sanatlar düşünsel bir sanattır. Düşünce espride her zaman var olmuştur. Hiçbir zaman gördüğümüzü almak esası yoktur. Ona katacağımız bir düşünce tarzı, bir zeka buluşu olmalıdır. Picasso, bir kadın portresi veya bir hayvan resmi yaparken doğadan espriyi alır, konuyu benzetmelerle anlatmaya gider, yüzeysel görünüşlerin hepsini silerek bizi insani duygularla çoşkulandıran sembolik bir kaligrafiye varır. Dış görüşnüşte anlam olarak ne varsa ya içte gizlidir ya da çıkarılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plastik düzenlemeyi kurabilmek için şiddetli deformasyonlarla konuyu bozarak yeni bir dünya kurmak istemesi esprinin kendisidir. Soyut değerleri anlatmak için konuyu bozmak, parçalamak, değiştirmek gerekir. Konudan uzaklaştıkça, gerekli spritüel hava kendini gösterir. Soyut bir dünyayı tanımak, saf şekillere yönelmek, espriyi dile getirmek bilinçaltının, görmek istediği dünyayı kurmak, espriyi egemen kılmakla mümkün olur. Bilinç ve akıl dışı olan, bozulmuş bir doğa sihirli bir espriyi müjdeler. Piktural (görsel) elemanların espri kazanmış böyle bir formda birleşmeleri yüksek bir haz kaynağı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4178061069866104981-3530281338552041889?l=hamiozsomar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hamiozsomar.blogspot.com/feeds/3530281338552041889/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4178061069866104981&amp;postID=3530281338552041889' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4178061069866104981/posts/default/3530281338552041889'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4178061069866104981/posts/default/3530281338552041889'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamiozsomar.blogspot.com/2008/05/evre-ve-algilama.html' title='ÇEVRE VE ALGILAMA'/><author><name>HÜSEYİN HAMİ ÖZSOMAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710954977084302061</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_BKqtgHPxpPc/Sah87EMVV6I/AAAAAAAADPQ/RsU2rnaNztM/S220/Resize+Wizard-1.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4178061069866104981.post-5959440781651385226</id><published>2008-05-07T09:36:00.000-07:00</published><updated>2008-05-07T09:38:22.990-07:00</updated><title type='text'>ALİ KUŞÇU</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;ALİ KUŞÇUXV. YÜZYILIN ÜNLÜ ASTRONOM VE MATEMATİK BİLGİNİBabası, Horasan ve Maveraünnehir bölgesinin hükümdarı Uluğ Bey’in kuşçubaşı (doğancıbaşı) olduğundan, daha çok bu adla meşhur olan Ali, XV. Yüzyılın başlarında dünyaya geldi. Doğum yeri ise, Maveraünnehir bölgesinin Semerkant şehri kabul edilmektedir.Küçük yaşta astronomi ve matematiğe büyük ilgi duyan Ali KUŞÇU, ilk öğrenimini Uluğ Bey’in hükümdarlığı sırasında doğum yeri olarak kabul edilen Semerkant’ta tamamladı. Hükümdar ve çağın ünlü bilgini Uluğ Bey’den, Kadızade Rumi, Gıyasüddin Cemşid ve Muinüddin Kaşi’den astronomi ve matematik dersleri aldı. Daha sonra gizlice Kirman’a gidip orada öğrenimini tamamladı. Kirman’da Ay’ın evrelerine ilişkin yazdığı Risale-i Hallü’l-Kamer adlı incelemesini, kaçışını affettirmek için dönüşünde Uluğ Bey’e sundu. Bunun üzerine Uluğ Bey, ali KUŞÇU’ya Kadızade Rumi’nin ölümü nedeniyle boşalan Semerkant Rasathanesi (gözlemevi)’nin müdürlüğü görevini verdi. 1449’da uluğ Bey, oğlu Rüknettin’in başlattığı bir ayaklanmada öldürülünce Ali KUŞÇU Tebriz’e gidip, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’a sığındı. Bir süre sonra Akkoyunlularla Osmanlılar arasındaki barış görüşmeleri için İstanbul’a gelip Fatih Sultan Mehmet’le görüşen Ali KUŞÇU, Fatih’in teklifi üzerine elçilik görevini tamamladıktan sonra ailesi ve yaklaşık yüz kişiden oluşan yakınları ile birlikte İstanbul’a geldi. Burada Fatih’in büyük ilgisini gören Ali KUŞÇU, Ayasofya Medresesi (bugünkü anlamıyla üniversite)’inde verdiği derslerle bilim tarihinde adları saygı ile anılan Mirim Çelebi. Sarı Lütfü, Sinan Paşa gibi değerli bilginler yetiştirdi. 6 aralık 1474 yılında arkasında birçok eser ve yukarıda adları bulunan birçok bilginler gibi bilginleri bırakarak dünya hayatını tamamladı. Mezarı İstanbul’da Eyyüb Sultan türbesindedir.BİLİME KATKILARIAli KUŞÇU’nun bilime katkılarını sıralamadan önce, özellikle onun yalnız telif eserlerle değil, eğitim-öğretim ve yetiştirdiği bilginlerle çağını aşan bir bilgin olduğunu belirtmekte yarar var. Ayrıca Ali KUŞÇU’ya evrensel bilim adamlığı ünvanını kazandıran etkenin Semerkant Rasathanesi’nde çalışması ve Zic-i Uluğ Bey’e (Uluğ Bey’in Kataloğu) katkıda bulunması olduğunu da belirtmemiz gerekir. Bilndiği gibi Zic-i Uluğ Bey yada Zic-i Gürgani olarak adlandırılan yıldız kataloğu, başta Uluğ Bey olmak üzere Gıyaseddin Cemşid, Kadızade Rumi ve Ali KUŞÇU’nun rasathanede yaptıkları ortak çalışmanın bir ürünüdür. Eserin hazırlanması sırasında önce Gıyaseddin Cemşid’in arkasından Kadızade Rumi’nin öldürülmesi ile yarıda kalan katalog, Ali KUŞÇU tarafından tamamlandığından, özellikle onun esere büyük katkısı oldu ki, Uluğ Bey eserin ön sözünde Ali KUŞÇU için “değerli oğlumuz” sözünü kullanarak, hem bir öğrenciden çok dost ve evlat olarak yaklaştığını ve hem de esere büyük katkısını ortaya koymaktadır. Bu nedenle Zic-i Uluğ Bey’e Ali KUŞÇU’nun bir eseri olarak bakılabilir. Bu düşünceden hareketle sözünü ettiğimiz eserin astronomiye katkısını belirtmeye çalışalım ki bu, aynı zamanda Ali KUŞÇU’nun da bilime yapmış olduğu katkılardır.1018 yıldızın konumunu içeren Zic-i Uluğ Bey, dört bölümü kapsar. Birinci bölüm, farklı kimseler tarafından kullanılan değişik kronoloji sistemlerini , İkinci bölüm pratik astronomi, Üçüncü bölümyer merkezli evren sistemine göre hareket eden gök cisimlerinin görünen hareket konularını, Dördüncü bölüm ise, astroloji konusundadır.Astronomi ve matematik konusunda ortaya koyduğu eserlerin yanı sıra bilime yaptığı katkılardan bir diğeri ise, Fatih’in teklifi ile İstanbul’a geldikten sonra başlattığı bilimsel çalışmalardır. İstanbul’da Ayasofya Medresesi (Üniveristesi) müderrisliğine (profesörlüğüne) getirildikten sonra, Osmanlı Devleti’nin ilk matematik ve astronomi hocası unvanını kazanan Ali KUŞÇU, özellikle astronomi, ve matematik konularında çağının sınırlarını aşacak kadar önemli eğitim ve öğretim çalışmalarında bulunmuş ve üniversitesinin programlarını yeniden düzenlemiştir. ESERLERİAli KUŞÇU’nun matematik ve özellikle astronomi kitapları, Osmanlı medreselerinde Batı bilim anlayışının yerleşmesinden sonra da uzun süre okutulmuştur. Bunlardan ortak bir çalışma olarak bahsettiğimiz Zic-i Uluğ Bey’i dışarıda tutacak olursak, en önemli eserlerinden bazıları şunlardır:1. Zic-i Uluğ Bey Şerhi : Zic-i Uluğ Bey adlı yıldız kataloğunun açıklaması olan eser, Farsça yazılmış olup, çağını en ileri kuramsal matematik bilgilerini içerir.2. Risaltü’l-Fethiye : 19. yüzyılda İstanbul Mühendishanesi’nde (Teknik Üniversitesi) ders kitabı olarak okutulan bu eser, Ali KUŞÇU’nun Risale fi’l-Hey’e adlı eserinin Arapçasıdır. Ali KUŞÇU bu eserin sonuna gök cisimlerinin yere uzaklıklarını gösteren bir bölüm ekleyerek, Otlukbeli Zaferinin bir armağanı olarak Fatih’e sunmuştur. Bu eserde Ali KUŞÇU ekliptiğin eğimini 23o 30’ 17’’ olarak tespit etmiştir ki bu, günümüz modern astronomi verilerine de oldukça yakındır.3. Risale-i Muhammediye : Ali KUŞÇU’nun Semerkant’ta iken Frasça olarak yazdığı Risale fi’l Hesab adlı kitabını sonradan Arapçaya çevirerek gene Fatih’e sunduğu eser, matematik konusunda yazılmıştır.4. Risale-i Hisap (Aritmetik Risalesi)5. Tecrid'ül Kelam (Sözün Tecridi)6. Risale-i Adudiye7. Unkud-üz zvehir fi Man-ül Cevahir (Mücevherlerin Dizilmesinde Görülen Salkım)8. Vaaz9. İstiarad&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4178061069866104981-5959440781651385226?l=hamiozsomar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hamiozsomar.blogspot.com/feeds/5959440781651385226/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4178061069866104981&amp;postID=5959440781651385226' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4178061069866104981/posts/default/5959440781651385226'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4178061069866104981/posts/default/5959440781651385226'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamiozsomar.blogspot.com/2008/05/ali-kuu.html' title='ALİ KUŞÇU'/><author><name>HÜSEYİN HAMİ ÖZSOMAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710954977084302061</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_BKqtgHPxpPc/Sah87EMVV6I/AAAAAAAADPQ/RsU2rnaNztM/S220/Resize+Wizard-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
